Algernon'a Çiçekler, Daniel Keyes imzasıyla, okurun zihnine değil doğrudan kalbine dokunan kitaplardan biri. Açıkçası benim için de çok beğendiğim ve çevremdekilere gönül rahatlığıyla önerdiğim eserler arasında yerini aldı.
Kitap, yalnızca bir karakterin zihinsel değişimini anlatmakla kalmıyor; insan olmanın kırılganlığını, kabul görme ihtiyacını ve sevginin ne kadar temel bir duygu olduğunu da çarpıcı bir şekilde hissettiriyor. Okurken, aslında kendi hayatımızda hiçbir derdimiz yokmuş gibi bir kenara çekilip, bir başkasının acısına ortak oluyoruz. Bu yönüyle oldukça etkileyici ve sarsıcı.
Ancak kitapla ilgili en belirgin eksik olarak hissettiğim nokta şu: Hikâye belli bir noktadan sonra sonunun nasıl şekilleneceğine dair güçlü ipuçları veriyor. Bu da ister istemez okuma sürecindeki o ilk merak duygusunu ve heyecanı biraz gölgeliyor. Okur, artık “ne olacak?” sorusundan çok “nasıl olacak?” sorusuna yöneliyor ve bu durum, özellikle son bölümlerdeki etkiyi bir miktar zayıflatıyor.
Yine de bu öngörülebilirlik, kitabın duygusal yoğunluğunu tamamen gölgelemiyor. Çünkü Algernon’a Çiçekler, gücünü olay örgüsünden çok hissettirdiklerinden alan bir eser. Finali tahmin etseniz bile, o sona tanıklık etmek kolay olmuyor.
Sonuç olarak bu kitap; eksiklerine rağmen derin bir iz bırakan, düşündüren ve en önemlisi hissettiren bir hikâye. Okuduktan sonra uzun süre etkisinden çıkılamayan, insanın içini sessizce sızlatan nadir eserlerden biri.