Şeker Portakalı benim için bir kitaptan çok daha fazlasıydı. Okurken sadece bir hikâyeye tanıklık etmedim; sanki bir çocuğun kalbine dokundum, onunla birlikte incindim, onunla birlikte büyüdüm.
Zeze… Onu anlatmak aslında çok zor. Çünkü o sadece bir karakter değil, içimizde bir yerlerde hâlâ yaşayan o kırılgan, saf ve anlaşılmayı bekleyen çocuk. Sayfalar ilerledikçe Zeze’nin yalnızlığı, sevgisizliği ve buna rağmen içinde taşıdığı o inanılmaz sevgi kapasitesi insanın kalbine ağır ağır yerleşiyor. Öyle ki bazı anlarda kitabı kapatıp derin bir nefes alma ihtiyacı hissediyorsun.
Bu kitabı okurken en çok hissettiğim şey şuydu: Keşke Zeze gerçek olsaydı. Karşımda bir vücuda bürünseydi de ona sımsıkı sarılsaydım. Ona, her şeyin geçeceğini, aslında ne kadar değerli olduğunu fısıldasaydım. Belki de bu his, kitabın en güçlü yanı; çünkü bir kurgu karakter için böylesine derin bir şefkat hissetmek, yazarın ne kadar gerçek bir dünya kurduğunu gösteriyor.
José Mauro de Vasconcelos öyle yalın ama öyle etkileyici bir dil kullanmış ki, okurken süslü cümlelere değil, doğrudan kalbe dokunan duygulara maruz kalıyorsunuz. Bu sadelik, hikâyeyi daha da sarsıcı kılıyor.
“Şeker Portakalı” bana çocukluğun her zaman masumiyetle değil, bazen derin acılarla da yoğrulduğunu hatırlattı. Ama aynı zamanda, en zor şartlarda bile sevmenin ve hayal kurmanın insanı nasıl ayakta tuttuğunu da…
Kısacası bu kitap, sadece okunup rafa kaldırılacak bir hikâye değil; içinizde bir yere yerleşen, zaman zaman kendini hatırlatan bir his. Ve ben, Zeze’yi hiç tanımamış olmayı değil… onu tanımış olmayı, onunla aynı dünyada bir süre de olsa yaşamış olmayı seçerim.