Yaşamak beni ağlatmadı. Oysa bu kadar ölümün, bu kadar kaybın olduğu bir romanda sarsılmayı beklerdim. Ama yazar acıyı büyütmedi, süslemedi, dramatize etmedi. Olan oldu ve hayat devam etti. Belki de bu yüzden büyük bir patlama yerine içimde sessiz bir ağırlık kaldı.
Fugui’ye üzülmekten çok kızdım. Çünkü başta yaptığı hataların bedelini sadece kendisi değil, ailesi ödedi. Dahası, bunca kayıptan sonra bile belirgin bir bilinç sıçraması, güçlü bir yüzleşme ya da açık bir isyan görmedim. Acı vardı ama dönüşüm yoktu. Bu beni rahatsız etti. Çünkü insan, yaşadığı felaketlerin onu değiştirmesini bekliyor. Acı boşuna olmasın istiyor.
Belki de roman tam olarak bunu reddediyor. Acı her zaman olgunlaştırmaz. Bazen sadece yorar. Bazen insanı büyütmez; sadece hayatta kalacak kadar bırakır.
Öküz meselesinde de emin değilim. İlk anda onu bir umut gibi düşündüm. Ama sonra bunun umut değil, belki de indirgenmiş bir hayat olduğunu fark ettim. Büyük ideallerin, büyük anlamların çöktüğü bir yerde geriye sadece çalışma, sürdürme ve nefes alma kalıyor olabilir. Öküz bir sembolse bile, romantik bir sembol değil. Daha çok, hayatın en sade ve en çıplak hâli gibi.
En çok da şunu fark ettim: Beni asıl rahatsız eden, Fugui’nin başına gelenler değil; onun sıradan kalmasıydı. İsyan etmeyen, büyük sözler söylemeyen, sadece devam eden bir insan. Ve galiba korkutucu olan da bu: Hayatta çoğumuz kahraman değiliz. Çoğumuz sadece devam ediyoruz.
Bazen “yaşamak” bir zafer değildir.
Sadece sürmektir.
Ve geriye tek bir soru kalır:
İnsan, elinde yaşamak için hiçbir “sebep” kalmadığında neden hâlâ yaşamaya devam eder?