Karısına baktı: Nermin perdeleri kapıyordu. Dış
dünyayla ilişkileri kesme vakti gelmiş: “Bugün ne yaptın
canım?” zamanı yaklaşmıştı demek. Turgut birden, günü
anlatarak tekrar etmenin getireceği yorgunluğu duydu. Bazı
günler konuşamazdı insan.
İnsan bunları neden görür? Daha doğrusu neden bunlara
takılır aklı? Basit: demek yürümeyen birşeyler var. Evet,
ama yürümeyen şey nerede? Eşyada mı? Yoksa.... Turgut
henüz düşünemiyordu; yalnız bir huzursuzluk, huzursuzluk bile değil, insanı bazı şeyleri yapmaya ve bazılarını yapmamaya farkettirmeden iten ve davranışlarında, eski alışkanlıklarına yabancı gelen küçük değişiklikler. Eve dönerken acele etmek için bir ihtiyaç duymuyordu içinde, örnek
olarak. Bu ihtiyaç eksikliğini de düşünmüyordu aslında; sadece, eve dönerken acele etmiyordu. Bazı eski alışkanlıkları, unuttuğu hareketler, yokluyordu onu. Kitapçı vitrinlerinin önünde biraz fazla kalıyordu, duraklara en kısa yoldan
çıkmıyordu; duraktaki insanlardan daha hesaplı davranıp
dolmuşa, önce o binmiyordu; bu beceriklilik, kendisini üstün saymasında oldukça önemli bir noktaydı oysa. Hafızasında da bazı boşluklar oluyordu: kendini birdenbire, elinde anahtarla kapının önünde buluyordu.
Kendinden memnun, gülümsedi: “Papatyalar ne güzel, değil mi Nermin?” “Evet, direksiyonu,
elinin altına sığdırabildiğin anlaşılıyor.” Anlamamış gibi başını arkaya çevirdi: “Efendim?” “Önüne bak; yoldan çıkarsın sonra.” Tekrar: “Efendim?” dedi. Şımarık şımarık sırıttı:
“Yaşasın papatyalar; canım papatyalar. Seviyorum sizleri.
Sizler ki bütün kış, toprağın altında, yalnız bizi düşünürsünüz ve ilkbaharda hemen seriliverirsiniz ayaklarımızın altına. Canımlarım benim. Seviyorum sizleri insan kardeşlerim. Durup dururken seviyorum işte. Sevip duruyorum.
Kollarımı açıp bütün insanlığı kucaklıyorum. Papatyalar gibi sizi koparıp göğsümde tutmak istiyorum...” “Yeter,” dedi
Nermin. “Galiba iyice öğrendin. Bırak da biraz ben çalışayım artık. Sen arkaya geç. Hem papatyaları seyredersin,
hem de terini kurutursun.”