Sen benden uzun yaşayacaksın, bu doğru ama şunu da unutma: Bir insan için en uzun gece, yatağında tir tir titreyerek uyumaya çalıştığı gecedir. Benimse gecelerim hep kısa, uykularım ise sıcacık olmuştur.
"İnanmıyorlarsa ne yapalım? Olsun. Benim için çok da önemi yok ki... Senin için de öyle değil mi? Çünkü sizin imanınızdan benim ne kazancım var ne de kaybım. Birisi inanır, diğeri inanmaz ama hep aynı davranıyorsunuz: Şimdi birbirinizin gırtlağını kesiyorsunuz. Ama kışla konusuna gelince bunu böyle anlaman lazım ki siz hepiniz benim için eşitsiniz. Savaş alanında vefat edenler olarak..."
Cesurca, tertemiz, yüzünde bir gülümsemeyle ölmeliydi; bir maymun gibi can havliyle oradan oraya atlayıp inleye inleye, etleri sızlaya sızlaya acı çekerek değil. Üstelik bir ruh, böylesine bir ölümü neden hak etsin ki?
Adamdaki sorun, hayal gücünün olmamasıydı. Salt kavramları bilirdi. Kavramların ne anlama geldiği ve ne önem taşıdığıyla ilgilenmezdi. Sıfırın altında elli derece soğukla seksen küsur derece donun bir farkı yoktu onda. Bu gerçeğin onda oluşturduğu tek yargı, üşüyeceği hem de çok üşüyeceği ve bundan rahatsız olacağıydı. Sıcaklık kavramı onun için yalnızca sıcak ve soğuk anlamlarından ibaretti. Oysaki kavramlar, insan hareketlerini yönlendirip yaşantılarını kolaylaştırır. Ufacık bir ayazın can yaktığı bir havada sıfırın altında elli derece demek aslında eldiven, kış kulaklığı takmak, sıcak tutan makosen kumaşlı kıyafetler ve kalın çoraplar giymek, böylece soğuğa karşı önlem almak demektir. Ama adamın gözünde sıfırın altında elli derece, yalnızca sıfırın altında elli derece demekti. Oysaki kafasının ısrarla almadığı bu "sıfırın altında elli derece" çok daha fazla anlam ifade edecekti ona.