Kalbin cenneti
Kalbinin en ücra köşesinde sakla beni sevdigim Sakla ki kötülükle sivazlanmis kalplere Hatir niyaz vefa nedir bilmeyenlere Kazara vicdansiz kalplere misafir olmayayim. Kalbinin cennetine hapset beni Kimseler gorup bilmesin senden başka Ömürlük sükut u huzura ereyim Yureginin dinginliginde gozlerimi kapatayim. #İlkimMK
“Kimseyle alay etme, asla kimseyi küçük düşürme, kalbinin en ücra köşesinde bile yapma bunu. İnsan yaşamı alaya alınmayacak kadar hüzünlü ve ciddidir!" Fernando Pessoa
Reklam
Dün arkadaşlarla muhabbet ediyoruz. Ben Fatih doğumlu olduğum için oraları övüyorum ama cidden İstanbul'da tek sevdiğim ilçe Fatih. Doğduğum yer olmasından değil edepli ve kültürlü bir yer. Hemde yapmacık değil. Ha bazı yerlerinde Araplar vs. var ama merkezi temiz. Doğmak haricinde mesela Çapa Tıp fakültesi çevrelerine hiç gitmedim. Çapa Tıp fakültesinin de adı değişti zaten. Arkadaşlardan duyduğuma göre Çapa tarafları illet bir yermiş. Ne bileyim. Hayırsızım ben. İnsan doğduğu yere gitmez mi? Bu bütçeyle gitmez. 😉 Tamam, ben doğarken para babamdan çıkmıştır da şimdi gitsem mesela en basitinden tek gitmişsem bu hayat pahalılığında acıksam döner evde yerim. Geçenlerde yaptım da. Biraz Eminönü, Kadıköy tarafları dolandım sonra fantazi olsun diye vapura binip doğma memleketim Fatih'e selam çaktım. Değişik bir adamım da. Çapa Tıp fakültesinde doğdum ama Kars'ın en ücra köylerinde doğmuş gibi havam var.
Duy beni ve dinle!
Denizler boğuluyor içimde.. Yorgunluğuma kelimeler yeterli gelir mi bilmiyorum ama.. 'Yorgun dala kuş konsa kırılır' denir ya hani. Öyle yorgunum işte.. Sanki büyük hayallerim, küçük insanlarda ziyan olmuş gibi.. Sanki gitme vaktim gelmiş ve kaldığım her an ziyan gibi.. Yorgunluk ruhumun ücra köşelerine yerleşmiş bir kanser hücresi gibi.. Kelimelerin tükenmesi, harflerin yeterli gelmeyişi gibi.. Öyle bir yorgunluk ki, tüm yorgunlukları örter gibi.. Yorgunluklarımın dahi mecalsiz kaldığı bu hayatta; ne etrafı toplamak kolay, ne kafayı toplamak.. Hasılı; yenilgiler bir tufan gibi çöktü üstüme. Ülkem yıkıldı, ordugahım yandı, ben yandım ve nazlı âhım yandı.. -Erhan Keklik-
Şiir
RUS YAZAR ANTON ÇEHOV’UN HİKAYESİ; Rusya’nın ücra bir köyünde, rayların vidalarını sökerken yakalanan bir köylü sorgu odasındaydı. Müfettiş: "Binlerce insanın canına kastettiğinin farkında mısın? Neden söküyorsun o vidaları?" Köylü:"Sadece bir vida beyim... Oltama ağırlık yapması için lazım. Ben kimseye zarar vermem. Hem tüm köy böyle yapar; bir vidayı sökeriz, birini bırakırız. Fizik dersinde öğrendik, yük dağılır, tren devrilmez." Müfettiş: "Delilik bu! Muhtar görmüyor mu bunu?" Köylü: "Görmez olur mu? Karakolun ve kendi evinin kilitlerini bile bu vidalardan yaptırdı. Bedava sonuçta..." Müfettiş: "Peki ya maaşınızı artırsak? Vazgeçer misiniz bu hırsızlıktan?" Köylü: "Mesele para değil beyim, mesele alışkanlık. Adaleti ve ahlakı çocukken öğretmezseniz; büyüdüğümüzde cebimiz para görse de biz o vidaları sökmeye devam ederiz." Müfettiş, bu cehaletten dehşete düşerek raporunu yazmak üzere başkente giden trene bindi. Camdan dışarıyı izlerken kendi kendine mırıldandı: "Bu sefalet bir gün felakete yol açacak..." Tam o sırada ray kenarında elinde iki tane vida tutan küçük bir çocuk gördü. Çocuk gülümseyerek el sallıyordu. Müfettiş dehşetle bağırdı: "Treni durdurun!" Ama çok geçti. Kulakları sağır eden o metal çatırtısı duyuldu. Çocuk ne fizik biliyordu ne de "bir söküp bir bırakma" kuralını. O sadece büyüklerinden gördüğünü yapmıştı; ama yan yana iki vidayı birden sökmüştü. Tren devrildi. Cehaletin ektiği tohum, adaletsizliğin suladığı toprakta dev bir felaket olarak biçilmişti. Suç veya suçlu kim? Asıl suçlu kim mi? Cehaleti normalleştiren toplum, Çıkarı ahlakın önüne koyan düzen, “Bir şey olmaz” kültürü, Ve yanlışa sessiz kalan herkes. Çünkü bazı toplumlar bir anda çökmez. Önce vidaları gevşer.
Hissettiğim her güzel duyguda aklıma gelmenden çok yoruldum, başıma bela mısın, eşkıya mısın, nesin bilmiyorum ama yüreğimin en ücra köşelerinde bile her bir zerremle seni seviyorum..
Reklam
Reklam