Ayaklarımı suya değdirir değdirmez denizin gözlerimi yakacak tuzlu bir sıvı; gövdemin en ücra köşesine pervasızca sokulacak yapışkan bir şey olduğunu aklımdan önce gövdem anlar. Tuzlu, biraz da pis suyun içine küçük adımlarla ilerlerken bir yandan da ayak parmaklarımın üzerinde yükselerek kendimi ondan korumaya çalışırım. Kafamla gövdemin ayrı merkezlerden emir aldığını böylece ürpererek hissederim.
Yaralı Yüreğindir Benim Yurdum
Daha önce hiç yaşanmamış
Ve bilinen sonlara gebe olmayan
Bir sevda düşlüyordum ki
Sen çıka geldin...
Yaralı bakışların
Ve suskunluğun kendine çekiyordu beni...
Sessizliğini seviyordum...
Çünkü sen ne zaman konuşmaya başlasan
Hep beni tanımlıyordun
Ve geçmişimin en ücra yerine gömdüğüm o eski inancı
Farkında olmadan diriltiyordun...
Kim bilir,
Belki bu yüzden sevdim seni...
İstedim ki,
Hüzünlü bakışlarında yeşersin umudum...
Anlamadın...
Senin yaralı yüreğinde benim yurdum...
Şaraba boğduğumuz o saatleri hatırlar mısın?
Şehir uykudaydı
Yağmurlu bir gece kalmıştı bize...
Aynı anda lal olmuştuk
Ve dediği gibi çıkmıştı şairin
"İki karanlık orman birbirini sevse ne olur, sevmezse ne..."
Yalan sevişmeler türettik durmadan,
Sabaha bağladığımız gecelerde...
Senin nefesinle solurken o anları
Ve terin terime karışırken,
Ne kadar da uzaktık birbirimize?
Yazarken kimi zaman "iyi" anneyi, kimi zaman da
"kötü"yü görüyorum. Çocukluğumun en ücra köşelerinden gelen bu zıtlıktan kurtulmak için sanki başka bir anneyi ve başka bir kızı anlatmaya çabalıyorum.
Kadınlarınki omuzları hicran,
Saçları ihanet sarısı...
Çocukların ki yağmur emiyor
Yıkılası kaldırımlarından...
En ücra genlerime, alyuvarlarıma,
Kılcal damarlarıma, ruhuma kadar
Bıktım;
İliklerime, gömlek ceplerime kadar sızan
Bu Allahsız yağmurundan!..