Kemal Varol, edebiyatımızda uzun süredir sessiz sedasız ama güçlü bir hat açıyor:
Şiddetin, sevginin, yoksulluğun, taşranın ve hafızanın birbiriyle boğuştuğu insan hikâyeleri…
“Onu Sevdiğim Zamanlar” da bu hattın en kırılgan, en içe dönük ve belki de en “yalnız” duran duraklarından biri.
Roman, bir yandan tutunamayanların aşkını anlatıyor; diğer yandan Türkiye’nin taşrasındaki sınıfsal, kültürel ve siyasal fay hatlarını kişisel bir hikâyenin içine gömüyor.
Bu yönüyle eser, bir aşk romanı gibi görünse de aslında bir memleket panoraması.
Sessizliğin estetiğini yansıtan Varol’un dili, yine o kendine has “yaralı şiirsellik”le örülü. Cümleler çoğu zaman kurşun gibi kısa; bazen de bir iç monoloğun ritmine kapılıp uzuyor. Anlatıcı, kendisiyle hesaplaşırken okuru da yolculuğuna ortak ediyor.
“Çok sonra anladım: Bazı aşklar unutarak değil, hatırlayarak biterdi belki de.”
Bu tür cümleler, romanın ana duygusunu özetleyen o içe kapalı lirizmi taşıyor.
Dilin tutarlı olması, kuvvetli bir atmosfer inşa etmesi ve duyguların yalın ama derin olarak aktarılması olumlu yönleri olarak öne çıkıyor.
Bazı okurlar için bu şiirsellik fazlaca içe kapanık ve tekrar hissi yaratabilir. Bu da olumsuz olarak algılanabilir.
Roman içinde geçen olay örgüsü siyasi çalkantılar üzerine kurulu. Bunun yanında taşranın gündelik hayatındaki “küçük ama yıkıcı” iktidar ilişkilerini de hissettiriyor.
Siyasi baskılar, topluluk normları, ekonomik sınırlılıklar, karakterlerin kaderini belirleyen görünmez bir el gibi.
“Gerçek hayattansa kitaplardaki dünyada yaşamak bana daha güzel geliyordu. Kitaplar yalnızlar içindi çünkü. Dışarıdaki gerçek hayat onları avutamadığı için okuyordu insanlar.”
Bu satır, taşranın ve taşrada yaşayanların sosyolojik ve politik psikolojisini özetliyor aslında.
Varol, siyaseti
Emile Zola’nın 1885’te yayımlanan başyapıtı Germinal, yeraltında biriken karanlığın, umudun, öfkenin ve insan onurunun ateşe dönüşme hikâyesi…
Fransız edebiyatının natüralist ustası Zola, maden işçilerinin yaşam koşullarını anlatırken adeta bir bilim insanı gibi gözlemliyor, bir tarihçi gibi belgeliyor ve bir sosyolog gibi çözümlemelerde bulunuyor.
Romanın başkahramanı Étienne Lantier, açlık ve sefalet içinde, Montsou kömür havzasında işe girer. Zola, maden çalışanlarını şu sözlerle betimliyor:
“Ve onlar bu köstebek yuvasında, toprağın yüzlerce metre altında, ciğerleri havasızlıktan yanıp tutuşa tutuşa durmadan kazma sallıyorlardı.”
Bu satırlar, daha ilk sayfalardan itibaren okurun ciğerini sıkıştırır ve romanın tonunu belirler: Yaşam değil, hayatta kalma mücadelesi…
“Germinal”, sanayi devriminin karanlık yüzüne tutulmuş bir projektör. 19. yüzyıl Fransa’sında işçi sınıfının örgütlenmeye başlamasıyla ortaya çıkan gerilimleri başarıyla yansıtıyor.
Zola’nın kaleminde işçi grevlerini bir olay görmemek gerekir. Aynı zamanda sınıf çatışmasının ete kemiğe bürünmüş halidir.
Kapitalist düzenin acımasızlığı, Maheu ailesinin açlıkla sürüklendiği ölüm yolculuğunda karşımıza çıkıyor.
Grevin kırılması sonrası yaşanan trajedi, Zola’nın politik tavrını saklamadığını gösteriyor.
Romanın sonunda tohum metaforu ile Zola, umuda da bir kapı aralıyor:
“Filizlenmekte olan tohum günün birinde toprağı delip gün ışığına çıkacaktı.”
Germinal, Fransızca “tohum” demek
Germinal, aynı zamanda Fransız Devrimi takviminin yedinci ayına denk gelen bir bahar ayıdır. Ventôse ayından sonra, Floréal ayından önce gelir.
Kelime kökeni ise; filizlenme anlamına gelen Latince “Germen” kelimesinden geliyor.
Zola; toplumsal sınıflar arasındaki uçurumu gözler önüne sererken, burjuvazinin görkemli