Ülkücü Hareketin Cihad-ı Ekberi
Ülkücü Hareketin Cihad-ı Ekberi: Nimetlerin ve İmkânların İmtihanı Bazı mücadeleler vardır ki düşmanla cephede verilir. Bazı mücadeleler vardır ki zindanlarda, sürgünlerde, yokluklarda ve çilelerde yaşanır. Fakat tarih göstermiştir ki en zor mücadele; zaferden, makamdan, imkândan ve nimetten sonra verilen mücadeledir. İslam düşüncesinde "Cihad-ı Ekber" olarak ifade edilen büyük mücadele, insanın kendi nefsiyle olan savaşını anlatır. Kibirle, ihtirasla, makam tutkusu ile, dünya nimetlerinin cazibesiyle mücadele etmek; çoğu zaman dış düşmanlarla mücadele etmekten daha zordur. Ülkücü Hareketin tarihi incelendiğinde de benzer bir gerçek karşımıza çıkar. 1960'lı ve 1970'li yılların yokluk dönemlerinde, ülkücüler bir ideal uğruna her türlü bedeli ödemeyi göze almışlardır. Üniversite kantinlerinde, sokaklarda, cezaevlerinde, mahkeme koridorlarında ve işkencehanelerde verilen mücadelelerin temelinde şahsi menfaat değil, bir dava şuuru vardı. 12 Eylül sonrasında yaşanan ağır baskılar, binlerce ülkücünün yıllarca süren mağduriyetleri ve çileleri, hareketin hafızasında derin izler bırakmıştır. O yıllarda elde edilecek makamlar, paylaşılacak imkânlar veya ulaşılacak maddi kazançlar yoktu. Vardıysa da yalnızca inanç, sadakat ve fedakârlık vardı. Ancak tarihî tecrübeler göstermektedir ki ideolojik hareketler için asıl sınav, güçsüz oldukları dönemlerde değil; güç ve imkân sahibi oldukları dönemlerde başlamaktadır. Siyaset bilimi literatüründe bu durum "iktidar paradoksu" olarak tanımlanır. Muhalefetteyken idealizm üzerinden şekillenen hareketler, zamanla kurumsallaştıkça ve güç kazandıkça farklı sınamalarla karşı karşıya kalırlar. Makam beklentileri, çevresel baskılar, grup çıkarları ve kişisel hesaplar; davanın önüne geçmeye başlayabilir. Ülkücü Hareket de bu evrensel
ÇANKAYA ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ DEKANI PROF. DR. NURETTİN BİLİCİ'NİN, "12 EYLÜL MÜDAHALAESİ - EZBERLER VE GERÇEKLER" KİTABIMA YAPTIĞI DEĞERLENDİRME: ("EKONOMİM" İNTERNET SİTESİ, 7 EKİM 2024) 12 Eylül Doğru mu İdi, Yanlış mı İdi? (Okunan Bir Kitabın Düşündürdükleri) Afyon Sultandağlı Yazar Metin Sevil’in “12 Eylül Müdahalesi, Ezberler ve Gerçekler” isimli 2023 yılında yayımlanan kitabını ilgiyle okudum. Ben 12 Eylül öncesini bir üniversite öğrencisi olarak yaşadım ve “12 Eylül’e Giden Yol, Bir Hukuk Öğrencisinin Günlükleri” isimli kitabının da yazarıyım. 1980 öncesinde Türkiye bir iç savaşın eşiğine gelmişti. Öğrenci, polis, işçiler… ikiye bölünmüş; Faşist Komünist diye birbirlerini öldürüyorlardı. Ülkücülere karşı taraf Faşist diyordu. Ülkücüler de solcuları Komünist diye çağırıyordu. Din ağırlıklı bir rejim isteyenler ise pusuda diğer iki tarafın birbirini tüketmesini bekliyordu. 12 Eylül müdahalesinin öncesinde geçen 1976-1980 yılları arasında (4 yıl içinde) 10 binin üstünde insanımız öldü. Şehirler, kazalar, mahalleler, köyler devletin kontrolünden çıkıp sağcı veya solcu grupların kontrolü altına geçti. Her gün en az 10 insanımız ölüyordu. Türkiye; “iç savaş ha çıktı ha çıkacak” noktasına gelmişti. (1) Ekonomi yüz milyarlarca dolarlık zarara uğratılmıştı. Bu acı bilançonun en büyük sorumlusu da sürekli koltuk ve makam için kavga çıkaran, adam kayıran siyasetçilerdi. Askeri müdahale ile raydan çıkan tren tekrar rayları üzerine oturtuldu. Müdahale sonrası yapılan halk oylamasında Türk halkı %92 gibi ezici bir çoğunlukla müdahalenin doğru olduğu yönündeki iradesini ortaya koydu. Aradan 30-40 yıl geçtikten sonra iktidar “12 Eylül müdahalesinin yanlış olduğunu” söylemeye başladı ve arkasından da müdahalede bulunan askerlerin yargılanmasına karar verdi. Bu
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
VEFATINDAN ÖNCE YAPILAN SON RÖPORTAJ...
Anlıyorum Efendim. Şimdi de izninizle 12 Eylül’e gelelim. 12 Eylül bildiğiniz gibi birçok hareketi hem iç ve hem de dış (muhteva ve şekil) açısından büyük ölçüde etkiledi. Şimdi bu etkileme ve etkilenme neticelerine bakarak 12 Eylül Müslümanlar açısından yararlı mı oldu? Seyyid Ahmet Arvasi: **Şimdi, olan olması gerekendir. Ortada bir içtimâî vakıa varsa, bir olmamalıydı diyemeyiz. Olmuştur çünkü. Şartlar, zaruriyeler… Neyle izâh ederseniz edin, olmuştur. Olmuşsa mukadderdir. Yâni, tarihteki falan hâdise olmamalıydı, falan hâdise şöyle olsaydı diye temenni edebiliriz ama bu hâdiseyi meydana getiren bir sebep ve sonuçlar zinciri var. Ve onu durduramazsınız artık. Biz, zaman üç boyutludur deriz, dün, hâl ve gelecek. Bizim geçmişe söyleyecek hiçbir sözümüz yoktur. Hâl üzerinde dahi bizim etkimiz çok zayıftır. Bizim ancak gelecek hakkında ümitlerimiz, hayâllerimiz ve düşüncelerimiz olabilir. Tabiî bundan geçmişten istifade edilemez anlamı çıkartılamaz. Geçmişte yapılan hatâları, sebep ve sonuç ilişkileri içinde değerlendirmekte muhakkak yarar var. 12 Eylül neden olmuştur? Bunun sebepleri üzerinde uzun uzun durmak mümkündür. 12 Eylül olmasaydı daha mı iyi olurdu? Sorusuna bile cevap vermeyeceğim. 12 Eylül Türkiye’de bugünkü durumu meydana getiren amillerden biridir. Günümüzü değerlendirmek ve yarına bir şeyler getirmek lâzımdır. Efendim, şöyle sorayım; 12 Eylül İslâmi hareketin hedefine ulaşması açısından menfî mi, yoksa müspet mi etki etti? Seyyid Ahmet Arvasi: **Biz Müslümanlar olarak evvelâ ne istiyoruz? Ne bekliyoruz? Realist olmamız lâzım. Şimdi, 1988 Türkiye’sinde biz Müslümanlar neler yapabiliriz? Ve bugünkü dünyada (bugünkü dünya dengesi içinde) ne isteyebiliriz? Kanaatime göre Müslümanların isteyebileceği şey, demokratik mânâda hürriyet nizâmına kavuşmaktır. Yâni, bugün bir
SEYYİD AHMED ARVASÎ ve TÜRK İSLÂM ÜLKÜSÜ...
Türk-İslâm ülküsü, ülkücü camiâ içinde zuhûr etti ve aynı camia içinde tesir sahası bulup günümüze kadar geldi. Türk-İslâm Ülküsü’nün söz konusu camianın tabanında tesir sahası bulmasına rağmen, aynı tesir sahasını tavanda, yani “öncü kadro”da bulamayışını neye bağlıyorsunuz? Seyyid Ahmet Arvasi: Şimdi efendim, yaşlı nesille genç nesil arasında bilinen bir farklılık var. Biliyorsunuz genç nesiller eğitilmeye daha müsait. Yaşlı nesiller 10-15 yıl önce ele geçselerdi onlarda herhalde farklı olurlardı. Her şeye rağmen, samimiyetle söyleyeyim, onlarda etkilenmişlerdir. Bundan on yıl önceki falan beyefendi ile bugünkü falan beyefendi çok farklıdır. İsim vermiyorum… Yâni biz Türk-İslam Ülküsü ile Türk-İslam Medeniyetinin yeniden ihyası davasını savunur. Bu davanın içinde birçok gencin yanında lider kadroyu da eğitmişizdir; epey mesafe almışlardır. Ama gençlerin aldığı mesafe daha iyidir. Efendim, hareketin teşkilatından diğer alanlarına kadar yöneliş olarak, daha uygun bir ifade ile icraat olarak Türk-İslâm Ülküsü çizgisine mutabıkla bulmak epey zorca geliyor bana. Yâni, söz konusu camianın yönlendirici kesiminde Türk-İslâm Ülküsünün bünyeleşemediğine şahit oluyoruz. Seyyid Ahmet Arvasi: **Evvelâ fikrin kavranması sonra müesseseleşmesi söz konusu olabilir. Fikir müesseseleşmeden önce gönülleri ve kafaları fetheder ve sonra müesseseleşir. Evvelâ fikir gücüyle mevcut olacaksınız, sonra da o fikir müşahhas biçimde ortaya çıkacak. Türk-İslam Ülküsü davasının her geçen gün biraz daha güçlenerek yürüyeceğine ve Türk’ü ihya davası olduğuna inandığım için bu müesseseleşmenin durdurulamayacağı kanaatindeyim. Evet, durdurulamaz çünkü tarihi bir kökü var. Türk kesin olarak görmüştür ki İslam’ın dışında mahvolmaktadır. Macarlar, Bulgarlar, Peçenekler. Ancak Müslümanlaşarak Türklük kendini
ÜLKÜCÜLER ve İSLÂM ÜLKÜSÜ ÜZERİNE...
Efendim, eserlerinizde sık sık rastladığımız bir adlandırma var; “Türk-İslam ülküsü, Türk-İslam Ülkücüsü” gibi… Türk-İslam ülküsü kendi başına bir hareketin ismi mi? Yoksa… Seyyid Ahmet Arvasi: Ben bu memleket gençliğinin çeşitli oyunlara gelerek Türkçü ve İslâmcı kamplara bölünmesine karşıyım. Türk’ün İslâm’dan ayrılması ve İslâm’ın Türklükten tecrit edilmesi beni tedirgin ve rahatsız eder. Türk ve İslâm şuurunun bir bütünlük içinde bulunmasını savundum hep. Türkiye de Müslüman gençliğin iki kampa bölünmesini istemiyorum. Bütün maksadım bunu önlemek… Önce “sentez” dedik, sonra bizi tatmin etmedi. Çünkü haklı olarak denildi ki; sentez: tez ile antitez arasında üçüncü bir buluşma noktasıdır. Ve haklıydılar şüphesiz bunu söyleyenler. Çünkü Türklük ile İslâmcılık arasında bir zıddiyet yoktu ki; bunun sentezini yapalım. Ama bir kelimeye ihtiyacımız olduğu kesindi. İster buna Türk-İslâm dâvası, ister Büyük Doğu, ister İBDA deyin… Biz Türk’ün İslam ile yeniden kurtuluşuna ve kültür ve medeniyetinin ihyasına çalışıyoruz… Türk-İslam ülküsü, en azından bin yıldan beri süregelen, A. Kerim Satuk Buğra Han’dan süre gelen dâvanın, yâni Türk’ün İslâmlaşması ve İslam’la yücelme davasının bir devamından başka bir şey değildir. Bir yeni ideoloji değildir. Tarihi bir oluşumun günümüzdeki devamıdır, Türk-İslâm ülküsü… Yâni Türk’ün İslâm’la ebedî kaynaşması, bütünleşmesi, kültür ve medeniyetinin bununla yoğrulması demektir. "Seyyid Ahmet Arvasi ile Ülkücüler ve İslâm Ülküsü Üzerine", -Seyyid Ahmet Arvasi ile vefatından önce yapılan son röportaj.- Röportaj: Ali Hışıroğlu, Son Karar Dergisi, Kasım 1988, Sayı 6.- İktibas, akademyadergisi.com'dan 29 Mart 2013
Türkçülük Günü Nasıl Ortaya Çıktı?
3 Mayıs 1944'te Nihal Atsız'ın, Sabahattin Ali'yi “Sovyet casusu” ve “vatan haini” olarak nitelendirdiği bir yazı nedeniyle hakkında açılan hakaret davası sonrasında ortaya çıkmış; o günden bu yana her yıl 3 Mayıs'ta Türkçüler, ülkücüler ve Türk milliyetçileri tarafından anılan bir gündür. 3 Mayıs 1944 tarihinde, Irkçılık-Turancılık Davası olarak bilinen davanın ikinci duruşması için Ankara tren istasyonuna gelen Atsız'ın destekçileri, Sabahattin Ali ve Nâzım Hikmet'in kitaplarını yaktı. Miting ağırlıklı olarak komünistlere karşı slogan atan Türkçü Turancılar tarafından düzenlendi. Duruşma sırasında mahkeme salonunun yanı sıra mahkeme önünde de kalabalık oluştu. Daha sonra Ulus Meydanı'na yürüyen grup, polisle çatıştı. Mitingin ardından çok sayıda katılımcı tutuklandı ve bunlardan bazıları Irkçılık Turancılık Davası'nın sanıklarıydı.Tophane Askeri Cezaevi'nde tutuklu bulunan Reha Oğuz Türkkan, Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Nejdet Sançar ve diğerleri Atsız'a destek mitinglerini anmak için 3 Mayıs 1945'te bir toplantı düzenledi. Bu tarih, Türkçülük Günü'nün kutlanmasının başlangıcı oldu. tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrk%...
3 Mayıs Türkçülük Günü