Bir ağustosta cülûs gecesi geldi. İstanbul donanıyor, herkes sokağa fırlıyor, geziniyor, eğleniyordu. Cülûs büyük bir bayram halindeydi. Bense bugünden dolayı keder ve matem içindeydim. Dedim: Abdülhamid’in şenliğini görmemek için iyice içip, sarhoş olup sızmak lazımdır. Tünelin yanındaki İngiliz Birahanesine gittim. Oraya Mehmet Ali de geldi. Sonra bir takım genç zabitler de geldi. Çokça içtik. Abdülhamid'e bir ağızdan küfrettik. On bardak kadar sodalı viski içmiştim. İyi idim. Bir şeyim yoktu. Gitmek için ayağa kalktığım vakit başım döndü, yıkılır gibi oldum. Artık bilmiyorum. O vakit babam, anam Galata’da bir hanede sakin idiler. Oraya kadar gelmiş ve içeriye girmişim, ama haberim yok. Anam halimi görmüş, beni yatırmış, sonra kusmuşum. Kusmalar tekerrür etmiş, ağzımdan kan da gelmiş, anam oğlum ölüyor diye sabaha kadar başımda ağlamış. Sonra bana hikâye etti.
(İstanbul: Altındağ Yayınevi, 1967), c. 1, s. 175-176.·Kitabı okuyor
Bir defa da maarif müsteşarı Reşat beyin haremi doğurmuş, memesinde iltihap olmuş. Besim Ömer Pasa bakarmış. Besim Paşa beni çağırdı, muayenehanesinde baktım. Memede iki portakal kadar bir kîh (irin) vardı. Hastada şiddetli hararet mevcuttu. «Kîh var, ameliyat lâzım» dedim. «Ya yoksa» dedi. Halbuki herhangi bir hekim bu kadar büyük bir cevfi (iç vücut boşluğunu) parmağı ile bıngıldatmadan da derhal anlardı, şüpheye asla mahal yoktu. «Kat’î!» dedim. «Öyle ise yar!» dedi. Bıçağı vurdum, iyi keskin değilmiş. İki üç santimetre derinliğe vardım; fakat cevf pek derinde imiş. İkinci bir darbe vuracaktım, elimi tuttu. «Yapma, bir şey yok!» dedi. Dinlemedim. Ve hem de kızdım. Besim Paşa hayretinden yüzünü hanımın memesine kadar yaklaştırmış. Böyle cevfler açılınca irin fışkırır, adeta fıskiyedir. Onu da bilmiyordu, içimden şimdi suratını berbat etsin de iyi bir isbat olsun dedim. Bıçağı daldırdım. İrin fışkırdı; Besim Paşa’nın yüzünü, gözünü üstünü başını berbat etti. İşte bu zat hiç ameliyat bilmezdi.
Sayfa 171 - (İstanbul: Altındağ Yayınevi, 1967), c. 1·Kitabı okuyor