Başta bizzat Doğu Türkistan topraklarına gidip Çin hükümetinin binbir çaba sarf ederek saklamaya çalıştığı, Uygur halkına yapılan zulümleri detaylı ve özenli bir şekilde bizlere aktaran Yusuf Kılınç ve yol arkadaşlarına teşekkürü bir borç bilirim.
Bu kitabı okumadan önce BBC’nin bir belgeseline denk gelmiştim. Uygur halkına dayatılan sözde "eğitim kamplarını" ve oradaki insanları görünce, bu işte bir terslik olduğunu hemen fark ettim. Tabii Çin hükümeti, bu durumu tüm dünyaya "eğitim" diye yutturmaya çalıştı. Oysa orada eğitime tabi tutulan Uygurların yüzlerinden, ne hale getirildikleri açıkça okunuyordu: Ruhları çekilmiş ve içindeki tüm değerleri kaybetmiş birer bedenden ibarettiler.
Diğer Müslüman coğrafyalarda olduğu gibi, burada da karakterler değişmiyor. İslam dinini düşman belleyen bir topluluk ve zulme uğrayan mazlum Müslümanlar... Gazze, Suriye, Lübnan, Arakan, Keşmir, Sudan ve daha niceleri... Zulmeden ile zulme uğrayan karakter hiç değişmedi. Buradan anlaşılıyor ki baş düşman şeytandı; ancak ondan daha tehlikelisi, yeryüzündeki "iki ayaklı" temsilcileriydi.
Bütün İslam coğrafyasını ateşe verenler yine bunlardı. Bazı cahiller ise kalkıp İslam dinine "sıkıntılı" diyerek çamur atıyor. Oysa Müslümanlara nefes alacak alan bile bırakmadınız! İşin tuhaf yanı, eline güç geçirenlerin, kendi halindeki bu Müslüman toplumlara işkence ve tecavüz gibi insanlık dışı zulümlerde bulunmasıdır. Allah aşkına söyleyin; Müslümanların fethettiği hangi beldede gayrimüslimler bu tarz muamelelere maruz bırakılmıştır? Artık söyleyecek söz bulamıyoruz!
Kitabı okurken karşılaştığım olaylar tüylerimi diken diken etti. Bir zamanların ilim beldeleri, şu an ne yazık ki cami kalıntıları ve harap edilmiş hayatlarla dolu. Tüm bunlara sessiz kalan Müslüman toplumların payı da