“Yaşasın papatyalar; canım papatyalar. Seviyorum sizleri. Sizler ki bütün kış toprağın altında, yalnız bizi düşünürsünüz ve ilkbaharda hemen seriliverirsiniz ayaklarımızın altına. Canımlarım benim. Seviyorum sizleri insan kardeşlerim. Durup dururken seviyorum işte. Sevip duruyorum. Kollarımı açıp bütün insanlığı kucaklıyorum. Papatyalar gibi sizi koparıp göğsümde tutmak istiyorum…”
Bir süre fabrikayı düşündüm. Onu hiç sevmiyordum. Sabahki hüzünlü düdüğü akşamüstü saat beşte daha da fena gelirdi kulağıma. Fabrika bir ejderhaydı; her sabah insanları yutan, akşamlarıysa yorgun insanlar kusan bir ejderha.
Hep kötü olaylar, can sıkıcı yaşantılar tekrarlanıyordu; güzellikler, bir kere görünüp kayboluyordu. Rembrandt gibi resim yapılamıyordu. Rembrandt ne demek? Gecekondusuna küçük bir elma fidanı diken bir hamal kadar bile olunamıyordu. Demek ki her yaşantımda, bakalım nasıl oluyor diye ilgisiz gözlerle kendimi seyretmiştim.
Dünyanın hiçbir yerinde böyle rezalet
görülmemiştir. Az gelişmiş aşklar ülkesi olarak
dünya milletleri arasında ön sıraları işgal ediyoruz.
Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre ancak
Nijerya ve Gana bizden daha az gelişmiş. Aşık
olma oranı yüz binde kırk iki. Aşkta geriyiz de
başka şeylerde değil miyiz sanki? Yalnız trafik
kazalarında birinciyiz. Buyrun bakalım, binde dört
nokta iki. Gururumuza dokunuyor. Emniyet genel
müdürlüğünün tespit ettiğine göre, yüz yirmi altı
bin sekiz yüz bakip da iç geçirme, kırk dört bin
otobüste ya da dolmuşta hafif temas, dört bin iki
yüz peşinden gidip de vazgeçme, sekiz yüz elli eve
kadar izleme ve on dört bin yedi yüz uzaktan aşık
olmak ve sadece -bu sayı kesin- sekiz yüz on dört
ümitsiz aşk olayı kaydedilmiş.