Elif Şafak’ın Aşk romanı, iki farklı zaman diliminde geçen ve birbirini tamamlayan iki hikâye üzerinden ilerler. Roman, aşkın yalnızca romantik bir duygu olmadığını; insanı dönüştüren, sarsan ve yeniden inşa eden bir güç olduğunu anlatır.
Romanın modern zamanlardaki anlatıcısı Ella Rubinstein, Amerika’da yaşayan, kırklı yaşlarında, evli ve üç çocuk annesi bir kadındır. Hayatı dışarıdan bakıldığında düzenli ve güvenlidir; ancak Ella içten içe duygusal bir boşluk, anlamsızlık ve sevgisizlik hissiyle yaşamaktadır. Evliliği alışkanlığa dönüşmüş, kendi benliğini ve hayallerini geri plana atmıştır.
Ella, bir yayınevinde çalışmaya başladığında “Aşk Şeriatı” adlı bir romanı değerlendirme görevi alır. Bu roman, 13. yüzyılda Mevlânâ ve Şems-i Tebrizi’nin ilişkisini konu almaktadır. Kitabın yazarı Aziz
Zahara’dır.
Ella, kitabı okudukça hem hikâyenin derinliğinden etkilenir hem de Aziz’le e-posta yoluyla iletişim kurmaya başlar. Bu yazışmalar ilerledikçe Ella, ilk kez gerçekten anlaşıldığını ve görüldüğünü hisseder. Aziz’in hayata ve aşka bakışı, Ella’nın kendi hayatını sorgulamasına neden olur.
Zamanla Ella, evliliğini, korkularını, alışkanlıklarını ve “doğru” sandığı yaşam biçimini yeniden değerlendirir. Aziz’e duyduğu bağ, onu risk almaya, değişmeye ve kalbinin sesini dinlemeye iter. Ella için aşk, yalnızca birine duyulan his değil; kendini bulma ve cesaret etme hâlidir.
Romanın ikinci ve daha derin katmanı, 13. yüzyılda geçer. Şems-i Tebrizi, sıra dışı, kurallara sığmayan bir derviştir. Hayatı boyunca hakikati ve “gerçek aşkı” arar. Dualarında, kendisini anlayacak bir yol arkadaşıyla karşılaşmayı diler.
Bu yolculuk onu Konya’ya ve Mevlânâ Celâleddîn Rumi’ye götürür. Rumi, dönemin saygı duyulan bir âlimidir; bilgisi, itibarı ve düzenli bir hayatı vardır. Ancak Şems’le