Zan ile Yaşamak
Hüsran ile Ölmek
Hâl-i hazırda söylenen bir söz vardır ki, modern zamanların mahfuz acziyetini veciz bir surette izhar eder: “Hepimiz sahtekâr olduğumuz için birbirimize tahammül ederiz.” Bu kelâm, hakikatin kırıntısını dahi içinde barındırsa da, insana ve cemiyete dair hakiki bir yargı değil, teessürle karışık bir vehimdir. Zira beşerin mahiyeti, sahtekârlıkla tarif edilemeyecek kadar derin, izzetli ve imtihanlıdır.
İnsan, kendine dönmeden, başkasını bihakkın anlayamaz. “Nefsini bilen, Rabbini bilir” derlerdi eskiler. Kendi cebimizde olanın, başkasının cebinde olup olmadığına dair zanlar ile hüküm vermek, cehâletin en müzlimidir. Zira zan, insanı hakikatten uzaklaştırır; vehim ise, kişiyi içi boş sûretlere hapseder. Bu minvalde Anadolu’nun irfan ehli şöyle der: “Herkes, gönlündekini satar pazarda; alıcı da kendi nasibini bulur.” Lakin gönül saf olmayınca, alış da satış da hep zarardır.
İnsan, kendinden başlamaz ise; yani nefsini ıslah etmeye meyletmez, kalbini tefekkürle cilalamaz ise; her sabah yalanla uyanır, her gece zanla uyur. Ve netice? Hüsrandır… Hem dünyada hem ahirette. Kur’ân-ı Azîmüşşân’da, “Andolsun ki insan hüsrandadır” (Asr Sûresi) fermanı, bu halin en sarih beyanıdır.
Bugünün insanı, ne yazık ki tahammülü sahtekârlıkta değil, menfaatte arar oldu. Tahammül, sabrın ve hikmetin evlâdıdır; sahtekârlığın değil. Kendi iç âlemine nazar etmeyen bir fert, başkasının iç âlemini yargılayamaz; yargılarsa zulmeder. Oysa adaletin en yüce mertebesi, kendine karşı adil olmaktır.
Siyasî, iktisadî yahut medenî buhranların temelinde de, insanın kendisiyle olan kopukluğu vardır. İbn Haldun’un tabiriyle, “Ümran” ancak kalbî ıslah ile ihya olunur. Bir cemiyetin ihyası, fertlerin iç dirilişiyle başlar. Şayet iç diriliş terk edilirse, dış çürüme mukadder olur.