Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a) Cabir bin Abdullah el-Ensari’ye (ra) hitaben şöyle buyuruyor: “ Ey Cabir, bu din sağlam ve muhkem bir dindir. Allah’a ibadetten nefsini nefret ettirme.” Yani nefsine ibadeti düşman gösterecek şekilde yüklenme, onu bıktırma aksine öyle amel et ki nefsin ibadetini dost bilsin, ona yakınlık, yatkınlık duysun, onu arzulasın, ve Allah Resulü (s.a) devam ediyor: “Gittiği yolu hesap etmeden ve bineğinin sırtının sağlamlığına bakmadan bir kaç menzil yol kateden birisi gibi olma.” Bineğinin ne kadar yük çekebileceğini bilmeyen, sadece kamçı ve kamçılamadık bilen süvari bir gider, iki gider bir de bakar ki hayvanın sırtı yara içinde, dizlerinin üstüne yere çöker bir adım atamaz çünkü artık yürüme gücü kalmamıştır.
Sudanlı âlim Hasan Turabi’ye Vehhabiliğin mezarlık hükümlerini niçin kabul etmediği sorulduğunda şu cevabı vermişti: “Saraylarla mücadeleyi bize bırakmak için onları mezarlık meselesiyle uğraştıran Allah’a hamdolsun!”
Selefîliğin yayılması ve gayb kavramları hakkında iyi düşünmek gerekiyor. Marksizmden Selefiliğe geçen ve daha sonra Selefeği terk eden bir arkadaşıma başlangıçta Selefeliği niçin tercih ettiğini sorduğumda şu cevabı vermişti: “Ben Marksizm ile Selefeliği birbirine çok yakın bulmuştum. Çünkü Selefi’lerin gayb inancı, dünya tarihinde görülmüş tüm mezheplerden daha az.”
Müslümanlar, materyalist laik zihniyetli olup İslam kültürünü ortadan kaldırmak isteyenler ile İslam kültürünün müşriklerin kültürü olduğu gerekçesiyle yok edilmesi gerektiğini söyleyen iki tehlikeli güruh ile karşı karşıya geldi. Bu güruhlardan ilki olan maddeciler, İslam kültürünün çağın gerisinde kaldığını savunurken, ikinci topluluk Selefîler ise Muhammed Abdülvehhab ve İbn Teymiyye’ye ait olanlar dışında üçüncü yüzyıldan sonra yazılan tüm eserlerin yakılması gerektiğini savunarak aynı sonuca hizmet ediyor.