Bu kitap her nasılsa beni yaraladı. Belki de ben bu yarayı almaya açık olduğumdan. Bilmiyorum.
Öncelikle kitabı bir aşk romanı olarak düşünmüştüm fakat okuduğumda aşk adı altında ele almanın sığ bir yorum olabileceğini fark ettim. Çünkü bir aşk romanı olarak ele aldığımızda kimilerince sıradan kimilerince tahmin edilebilir bir eserden fazlası olmayacaktır. Ancak bir bütün olarak baktığımızda bize çok daha fazla şey sunuyor. Özellikle dönemin sosyolojik yapısı, kadının yeri ve kadınlığa atfedilmiş roller öne çıkıyor. Şaşalı bir hayat içerinde sergilenen Marguerite karakteriyle dönemin marjinalleştirilmiş kadın figürünün aslında sanılandan ne kadar farklı olabileceğini görüyoruz.
Peki kitabı nasıl buldum?
Bir süre önceydi, Alexandre Dumas'dan bir eser okumuştum. Beni öyle güçlü bir biçimde tesiri altına aldı ki uzun süre eserin içinden çıkamadım. Hala da etkisi üzerimde. Bunun üzerine Dumas'nın bir oğlu olduğunu keşfettim ve o da babasından izler taşıyor olabilir diye düşünerek meraklandım. Çok yeni bir alandı benim için. Hemen oğul Dumas'dan bir kitap edinerek okumaya başladım. Eserden ne kadar güçlü bir zevk alsam da aslında ikisini taban tabana zıt olduğunu fark ettim. Bu zıtlığı da hayatları getirmişti elbette.
Kitaba geldiğimizde ilk sayfalar çok akıcı değil. Daha çok yazarın iç dünyasına ışık tutan sayfalar olduğunu düşünüyorum. Burada yazarın toplumun dışına itilmiş kadınlara duyduğu şefkat ve empati gözler önüne sürülüyor. Bilmediği bir nedenle bu duygulara kapıldığından bahsediyor karakter. Dönemin Fransa'sının katı görüşleri karşısında böyle bir yaklaşımla çıkması oldukça ilgi çekici. Sonrasında düşündüğümde bunun aslında yazarın kendiyle ilgili olduğu sonucuna vardım çünkü kendisi gayrimeşru bir çocuktu. Annesi düşmüş bir kadın olarak