Bir başkasının anlattığı rüya, ne kadar hayretlik olursa olsun; "huh"layarak uyandığınız hülyalar kadar efsunlu olamaz... Yazıya geçene değin minik düş toplayıcısı, gösterinin çoğunu silip süpürdü bile. Lakin yine de üstü kapalı; anlatmak istiyorum, kesik nefesle uyandığım o büyülü evreni.
Neredeyiz, kimlerleyim; bilmiyorum. (Yavrum nerdesiiin! Kim bilir şu an kimleeerlesin, oouuv voo...)
Neftimsi bir dünya olduğu muhakkak. Eğitimsel dakikalar gayet iyimser geçiyor. Birden elde silah, koğuşlanıyoruz tepelere. Oyunsal kozmos burada devreye giriyor, dört kat yakınlaştıran bir dürbün bulup takıyorum tüfenkimin ucuna. Oysa şu an biliyorum ki namluya takılan yakınlaştırıcı, işlevsel değildir. Lakin "ulaaa - anaaa" nidalarıyla zımpırtının kuvvetine şaşalıyorum. Demek ki bu, bi' "lucid dream" değildir. Ateşliyoruz düşmanları. Epey bir uzaklarda oldukları için realistik bulmuyor, çay hüpletiyoruz arada. Derken yamaçlara doğru bir akın görüyorum, namluda; ateşle barutu öpüştürmüyorum bu sefer, zira genç dimağların bizden mi değil mi olduğunu kesemiyorum. İlk kurşun ile tepelere çekiliyoruz. Birçok kanlı sahneye şahit oluyorum. Zirveye çıkıp biteni anlatıyorum. Çok geçmeden orayı da infilak ediyorlar ve başımızın çaresine bakmak lazım geliyor. Dahil olduğum grubun peşinden seyirtiyorum ve iniyoruz yavaştan çıkışa. Burnumuza kadar giren yamyamgilleri ekipçe mıhlıyoruz. Aşağılara indikçe kan artıyor. Meftunların ellerinden silahları alarak ilerliyorum. Uzi, son düzlüğümün yaveri. Korkudan sivilleri de kurşunluyorum lakin namludan mermi değil sarı bir sıvı akıyor sanki. "Nedeen!" haykırışlarıyla ara yerde tinsel bir isyanı da deniyorum, cüzdanım ve tayfası hep kayıplar listesinde görünüyor. Ama o hengamede, kıç cebimi yoklayıp kabartıyı hissediyor ve devamlıyorum. Birden bir