Bütün bunların biricik açıklaması, yapılanların amacının suç işlenmesini engellemek, kusurlu olanların kusurlarını düzeltmek ve kitaplarda dendiği gibi onlara doğal ceza vermek oluşuydu. Ama gerçekte böyle bir sonuç elde edilemiyordu. Suç işlemenin önüne geçileceğine, işlenen suçlar artıyor, artmasına yardım ediliyordu. Suç işleyenler korkutulacağına, cesaretlendiriliyor, birçoğu-örneğin evsiz barksız serseriler-kendi istekleriyle hapse giriyorlardı. Kötü adet edinmiş olanların bu adetlerden vazgeçirilmesi için elden gelen yapılıyor, devletin aldığı tedbirler, ceza vermek gereksinimini azaltmadığı gibi arttırıyor ve yığınlar arasında daha önce mevcut olmayan bir intikam duygusunun doğmasına sebep oluyordu.
Yürümenin sırlarından biridir bu: Manzaraya, onu her adımda biraz daha tanıdık kılan bir yavaşlıkta yaklaşmak. Tıpkı dostluğu derinleştiren düzenli görüşmeler gibi. Böylece gün boyu yanı başınızda duran, farklı saatlerde farklı ışıklar altında gözlemediğiniz bir dağ silueti kendini bütün detaylarıyla size teslim eder. Yürürken hiçbir şey hareket etmez, sadece tepeler belli belirsiz yakınlaşır ve manzara değişir.
Bazı düşünceler düzlüklerin ve kederli kıyıların altı bin adım yukarısında akla gelir sadece.
"İnsanın ve zamanın altı bin adım ötesinde." O gün Silvaplana gölü kıyısındaki ormanda yürüyordum; Surlei yakınlarındayken, piramit misali yükselen kocaman bir kaya kütlesinin yanında mola verdim. İşte bu düşünce o anda geldi aklıma.
Nietzsche gökyüzüyle, denizle, buzullarla yüz yüze olan hareket halindeki bedenin, tasavvurunda uyandırdığı her şeyi şurada burada karalayarak her gün yürüyordu.