Bu incelemeyi yazma nedenim, Dazai’yi kendi bakış açımdan nasıl okuduğumu ve bende bıraktığı duyguları paylaşma isteğimdir. Çünkü inanıyorum ki bir metin, okurda bu kadar yoğun duygular uyandırıyorsa, bu hislerin ardı boş değildir.
Kitaptaki her sayfa üzerine sayısız şey söyleyebilirim. Bu yüzden metni doğrudan anlatmak yerine, sayfaları karıştırarak sıralı gitmek daha anlamlı olacak. Düşüncelerimi doğrudan dökersem, zihinsel bir dağınıklık yaratmak istemiyorum.
Bu kitabın basımını ilk alanlardan biri olmak, beni ayrıca mutlu ve heyecanlı kıldı. Çünkü Dazai üzerine kişisel bir hedefim vardı ve bu hedefin bir parçası olarak yeni bir eserini okumak benim için büyük bir adımdı. Kitabı elime ilk aldığımda arka kapak yazısı heyecanımı ikiye katladı. Dazai, yine yapacağını yapmıştı…
Kitabın son cümlesine dek Dazai'nin bu kez başka bir karakteri merkeze koyduğunu, onunla konuştuğunu düşünüyordum. Fakat son sayfa her şeyi yerinden oynattı. Bu detayı başta vermek istedim çünkü birazdan paylaşacaklarım bu bilgiyle daha da anlam kazanacak.
İlk Bölüm: Kendine Dair Sert Bir Başlangıç
Daha ilk sayfada Dazai kendini acımasızca eleştiriyor:
“Çok beceriksizim. Bende yazar olacak vasıf yok. Cahil biriyim. Derin düşüncelerim yok, parlak bir sezgim de yok.”
Ah Dazai… Sen bile fark edemedin ne kadar güçlü bir kalemin olduğunu. Bu başlangıç beni şaşırtmadı çünkü onun klasik “ben yetersizim” çıkışlarından biriydi. Oysa ki bu kitapta bile öylesine incelikli betimlemeler yapıyor ki, kendiyle ilgili bu kanaati neredeyse trajik kılıyor. Bir yazar karakteri üzerinden kendini anlatırken, yazılarını beğenmeyen, editörlerini hayal kırıklığına uğratacağını düşünen biri karşımıza çıkıyor. Ama Tamagawa Nehri kıyısından geçerken yaptığı doğa tasvirleri öylesine etkileyiciydi ki, bu cümleyi kuran