📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Roman bana ilk başta klasik bir bilimkurgu hikâyesi gibi görünüyodu ama okudukça fark ettim ki konu aslında uzay değil, insan kalbi..
Tolstoy Mars’ı yalnızca bir gezegen olarak değil, insanın içinde bastırdığı umutların, korkuların ve arayışların yansıması olarak anlatıyor.
Romanın başında Los ve Gusev’in yolculuğa çıkma kararı bir delilik olarak görünüyor fakat bu delilik aslında yaşamak için gerekli olan şeydir. Los’un içindeki boşluğu doldurma arzusu, bir yandan bilimsel bir merak gibi ama aslında insanın kendini anlamaya duyduğu özlemdir. Bu yüzden bu kitap sadece bir uzay yolculuğuna çıkmak değil. “kendine gitmek” üzerine bir hikâyedir.
Mars’a vardıklarında karşılaştıkları Aelita karakteri beni çok etkiledi. O, sadece bir kadın değil! bilgeliğin, aşkın ve ulaşılmaz idealin sembolü. Los’un Aelita’ya duyduğu aşk sanki insanın mükemmel olanı arama çabasını anlatıyor.
Tıpkı hayatta olduğu gibi ama o mükemmelliğe ulaşmak da mümkün olmuyor. Çünkü insan nereye giderse gitsin içinde taşıdığı çelişkileri de beraberinde götürüyor. Mars bile bu yüzden dünyadan farklı değil sadece daha sessiz, daha çıplak bir ayna gibi.
Tolstoy bu kitabı yazarken yeni dünya kurma fikri ile yola çıkmış olsa da kitabın ana mesajı daha çok “yeni bir dünya kurmak istiyorsan, önce kendini düzeltmelisin” diyordu.
Romanın sonunda asıl anlamın yolculukta değil dönüşte olduğunu anlıyoruz. Los’un Mars’tan döndüğünde gördüğü dünya eskisiyle aynı gibi görünse de artık o aynı insan değildir. *Çünkü değişim dışarıda değil, içeridedir.*
“Dünyada yaşamak için cesur olmak gerek.” Bu cümleyi sadece bu roman için değil, insanın kendisi için de söylüyorum. Çünkü yaşamak sürekli yeniden inanmaktır.
Bazen yıkılan hayallerimizin küllerinden bir umut çıkarmaktır. Tolstoy’un Aelita’sı bana gösterdi ki gerçek