Yalnızlıktan üşümek
Bu.. Nasıl bir yalnızlık.. Bunca kalabalıkta.. Her yer alım satım.. İçi boş bir telaş.. Gösteriş.. İnsanlarda.. Düşüncelerden.. Fikirlerden.. Ahlaktan bile.. Daha değerli olan.. Tek şey para.. Hırsızlar kahraman.. Alkışlanıyor.. Dürüstler toplumda.. Taşlanıyor.. Dışını ne ile.. Boyarsan boya.. Astarlar gitmiş.. Boya tutmuyor.. Eskiden.. Düşen ekmeği bile.. Öpüp başımıza koyardık.. Şimdi ise düşen insanı.. Tekmeliyorlar.. Her geçen gün egolar.. Genişledikçe.. İnsan yanımız.. Biraz daha küçülüyor.. Nezaketen verilen..
“Başkalarıyla birlikte üşümek, başkalarının zamanı geldiğinde sizinle birlikte üşümek isteyeceği anlamına gelmez..”
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Başkalarıyla birlikte üşümek, başkalarının zamanı geldiğinde sizinle birlikte üşümek isteyeceği anlamına gelmez.. Ömer F. Oyal
Seni bir sokak kedisi ürkekliğinde sevmek; Sen geldikçe, kaçmak, Gelmedikçe, yollarını beklemek, Soğukta üşümek, Sıcakta susuz kalmak gibi; Seni bir sokak kedisi ürkekliğiyle sevebilmek..
Günsüzlüğün Defterinden Satırlar... 99.Gün
Menfaat... Bu tek kelimelik dünya, cebinde unutulmuş paslı bir madeni para gibi soğuk, köşeli ve ağırdı... Dün gece, kütüphanemin o tozlu köşesinde, yıllar evvel okuduğum ve sonra unutup gittiğim bir deneme kitabının sararmış sayfalarına takıldı gözlerim. Yazar, insan ilişkilerini, hiç bitmeyen, görünmez bir pazar yerine benzetiyordu. Her gülümsemenin ardında bir beklenti, her el uzatmanın altında bir hesap, her tesellinin kıyısında bir tatmin arayışı... İnsanların o telaşlı, o her şeyi ince ince tartan ve biçen dünyasında, terazinin kefelerine koydukları o zavallı ağırlık. Birinin diğerine değme, dokunma ihtimalini bile bir hesaba, bir kazanca bağlayan o amansız düzenden söz ediyorum. Ne tuhaf, değil mi? Bahçesindeki güllerin kokusunu bile satılık bir metaya dönüştürmeye çalışan bu çağda, hesapsızca üşümek, hiçbir karşılık beklemeden bir sokak lambasının solgun ışığına sığınmak ne büyük bir lüks oysa... Zekamın beni her türlü kirden arındıracağını sandığım o gençlik yıllarımın safsatalarını bayat bir çay bardağında eritirken anladım ki, menfaat sadece maddi değildir. Ruhumuzun derinliklerinde yankılanan, "bana ne katacak?" sorusu, çoğu zaman bir fısıltı gibi başlar, sonra bir uğultuya, nihayetinde ise hayatımızın fon müziğine dönüşür. Bir dostluğun sıcaklığında, bir aşkın alevinde, hatta bir acının paylaşımında bile, o incecik, görünmez ipliklerin dans ettiğini görmek, insana kendi mağrur yalnızlığını daha derinden hissettirir. Herkesin kendi tiyatrosunda oynadığı bir rol var ve çoğu zaman, o rolün perdesi ardında, kendimize bile itiraf edemediğimiz bir menfaat gizleniyor. Karşıdakinin gülüşü, bize kendi varoluşumuzun ne kadar değerli olduğunu fısıldıyorsa, bu da bir tür menfaattir aslında... Sokaklarda yürürken gölgeme bakarım bazen, o bile bir şey beklemez, sadece
SELİM GÜRBÜZER KİTAPLARI-KDY
ÖLÜM BİR “MİHRİBAN” SELİM GÜRBÜZER Sarı saçlarını deli gönlüme Bağlamışım çözülmüyor Mihriban Mihriban Ayrılıktan zor belleme ölümü Görmeyince sezilmiyor Mihriban Sevdiğim Mihriban Yar değince kalem elden düşüyor Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor Lambada titreyen alev üşüyor Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban Tabiplerde ilaç yoktur yarama Aşk değince ötesini arama Her nesnenin bir bitimi var ama Aşka hudut çizilmiyor Mihriban Sevdiğim Mihriban Evet, aşka hudut çizilmiyor. Nasıl çizilsin, öyle bir aşktır ki bu; -Mecnun 'Leyla Leyla' diye çöle düştüğünde ilahi aşkta bulur kendini. -Necip Fazıl aynaya ‘Hani ya kendim” diye sorduğunda tıpkı bir askerin komutanı karşısında oku sadakta elde kemendiyle emrine amade esas duruşta beklediği gibi ‘Benim Efendim’ dediği Abdülhakim Arvasi’ye bend etmiş halde bulur kendini. -Muhsin Yazıcıoğlu kuyu gölgesi üşüdüğü Yusufiye’den “Sonsuzluğa ulaşmak istiyorum” diye ötelere kanatlandığında kar beyaz toprağın bağrına düşüp sonsuzluk kervanında bulur kendini. -Abdurrahim Karakoç ise lambanın titreyen alevinde üşürcesine “Sevgi yetmiyor” diyerek kendini aşkın gözyaşı mihrabında bulur. Belli ki bu üşüme bildiğimiz cinsten üşümek değil. Bu üşüme halini iki güzel insanın hal ve ahvalinden ancak çözebiliyoruz. İşte o iki güzel adam Muhsin Yazıcıoğlu ve Abdurrahim Karakoç’tan başkası değil elbet. Üşüme hadisesinin en yoğun yaşandığı Kahramanmaraş adına yakışır bir şekilde, nasıl ki 80 yıl öncesinde Karakoç’u Mihriban’ca kendi toprak basar kucağında sarıp sarmalamışsa, Muhsin Yazıcıoğlu’nu da tarihler 2009 Martını gösterdiğinde bu kez o en soğuk kış ayazında Keş dağlarında kar beyazca sarıp sarmalayacaktır. Öyle anlaşılıyor ki; Karakoç’a Kahramanmaraş