“Bir zamanlar zamanın bittiği resimli bir öykü düşünmüştüm. Ölümün pençesine düşmüş bir adamın öyküsüydü. Ya da isterseniz gelecekteki bir Crusoe’nun öyküsüydü, diyelim, ailesinin, arkadaşlarının ortasında deniz kazası geçirmiş, denizde mahsur kalmış bir Crusoe değil, yılların ortasında mahsur kalmış bir Crusoe. (55. syf.)”
Dönüş’ü özetleyen bu berceste pasaj şiirselliğinin yanında karşılaştırmalı edebiyat imkânı sunduğu için epey hoşuma gitti. Pek sevdiğim Robinson Crusoe’nun kendi hayallerini gerçekleştirme uğruna büyük badireler atlattığı bilinen bir gerçek. Kişinin bu uğurda yolunu çizmesinde bir kabahat yok. En azından ıssız adada mahsur kaldıktan sonra Crusoe’nun sıla hasreti de çektiği ve mahkûmiyetten kurtulma gayreti herkesçe malum. Ancak memleketinden kaçan Nestor Fabris’in serüveni bir kaçış ve yüz üstü bırakma hikâyesinden ibâret. Pek sevdiği Marta’nın oğlunun ricasıyla onlarca sene sonra memleket saydığı Roma’dan reddimemleket eylediği ülkeye dönüşü bir zaman kırılmasını andırıyor. Öyle bir kırılma ki Zamanın Uçurumu’ndaki (#266168418) Nathaniel Wingate Peaslee’nin 1908’deki beden işgaliyle kaybettiği son beş senesinin ardından 1913’te uyandığında, işgalden birkaç milisaniye evvel söylemekte olduğu söze devam etmesi gibi acayip bir durum söz konusu. Ancak gerçeğin yitip hayalin başladığı çizgi bulanık olduğu için okurun da tıpkı Fabris gibi vuku bulanı kavrama gücü gerilebiliyor. Yine de çeşitli anlam katmanlarına sahip olan kurgu kendini okutacak hafiflikte bir olay örgüsü üzerinden ilerliyor.
!!Heveskaçıran içerir:
Hayali fark ettiğimiz satırlarda, çağımız edebiyatının önemli bir kısmını oluşturan kimlik bunalımı ve yabancılaşma temalarının farkına varılıyor. Fabris’in üzerine sünger çektiği mazisi, parçası olduğu hakikat; geçmişin özneleriyle