Feyza

Olsun da Gör/ Melih Cevdet Anday
O gün gelsin neşemiz tazelensin de gör Dünyayı hele sen bir barış olsun da gör Seyreyle gülü bülbülü Çifter çifter aylar gökyüzünde Her gece ayın on dördü Kuşlar geçecek damların üstünden Kuşlar konacak dallara Kanat seslerini duyup uyanırlarsa Gene kuşlarla uyusun çocuklar Olanı biteni anlatma ... Bir de kendi sesinden; youtu.be/bV9iAyuheE4
Şiir
Reklam
Boşluk
İnsanlar arasında görünmeyen garip bir bağ olduğunu ilk kez fark ettiğimde acaba kaç yaşındaydım? Bilmiyorum siz de benim gibi bu görünmeyen, çoğu zaman dillendirilmeyen garipliklerle bu kadar haşir neşir misiniz? Sanırım ben uzun, hem de epey uzun bir süredir hayatın bu görünmeyen boşluklarında yaşıyorum. İnsan nasıl düşüyor o boşluğa, hiç bilmiyorum. Benim yolculuğum ben hiç anlamadan başladı. Zaten bu boşluğa düştüm düşeli zaman algısını da yitirdim. Zaman, sanki paramparça olmuş bir bardak gibi, ne dokunabiliyorum, ne yeniden bir araya getirebiliyorum. Nelerin nerde başlayıp nerede bittiğini, kimin hangi zamana ait olduğunu, hafızamda kalan parçaları nereye yerleştireceğimi, hep bir karıştırır oldum. Şimdi bu içinde olduğumu hissettiğim boşluğu tanımlaya kalksam, yapamam. Tek bir yerde değil, bir zamanda değil. Sevdiğim bir şarkının melodisiyle sözleri arasında belki, kaybettiğim bir insana söyleyemediklerimde, yıllardır görüşmediğim insanlarla aramızda kalan onca yılda, geçmişte, şimdide. Sürekli şekil değiştiren beklentilerim, çocukluğumdan beri hayalini kurduklarım, inatla değişmeyen yalnızlığım, olmak isteyip olamadığım yerler, bakıp da göremediğim detaylar, okuyamadığım kitaplar, yazamadığım yazılar... Bir sürü detay, bir sürü boşluk. Sanki yakalayamadığım şu zaman geçtikçe, hepsi birikerek üstüme yığılıyor. Bir hiçliğin altında eziliyorum. Giderek eksiliyorum. Bir gün yok olup gittiğimde ardımda bu boşluğu bırakabileceğim yalnızca. Kimsenin fark etmeyeceği dev gibi bir boşluk... uzaydabiri.wordpress.com/2019/07/22/bosluk
Edebiyat
Hiç
Gözlerini açtığında ıssız bir yolun ortasında buldu kendini. Her yanı çamura bulanmış, bütün vücudunu dayanılmaz bir ağrı kaplamıştı. Hareket edemedi. Zaten kalkıp yürüyecek gücü kendinde bulacak olsa bile, ne tarafa doğru gideceği hakkında hiçbir fikri yoktu. Öylece yattı bir süre. Hiç hareket etmeden. Üstü başı çamur içinde. Öylece kaldı. Belki bir ara uyuklamıştı, farkında değildi hiçbir şeyin. Uzaklara uzanan yola baktı göz kapaklarının ardından. Hiç ışık yoktu, ses yoktu, kimseler yoktu.  Buraya nasıl geldiğini hatırlamak, nerede olduğunu anlamak istiyordu ama beyni sanki düşünme yetisini durdurmuş gibi, düşünmesine engel oluyor; kendini düşünmeye zorlayacak olsa dehşet bir ağrı çörekleniyordu alnının çizgilerine. Kıpırtısız, tek bir hücresi bile oynamadan öylece ne kadar kaldığını bilemedi. Sanki zaman durmuştu, ya da zaman kavramı tamamıyla yok olmuştu. Hiçliğin ortasında mıydı yine? Alnına bir şeyin hızla çarptığını hissetti. Bir daha, bir daha, bir daha. Giderek artan ve hızlanan yağmur, sanki bütün kirliliğini yıkamak için dökülüyordu gökyüzünden. Yüzündeki bütün çamurun aktığını hissetti. Sanki yüzüne, bedenine düşen her damlayla zihni açılıyor, üzerinde hissettiği tuhaf ağırlık yavaş yavaş kalkıyordu. Yağmur dinene kadar hiçbir yere kıpırdamadı yine.  Ama bu kez kıpırdamamayı kendisi düşünerek, bunu isteyerek öylece kaldı yerde. Yağmur azalmaya başlayınca, yolun ilerisinde bir aydınlık fark etti. Artık kalkmalıydı, ağırlaşan kıyafetleriyle bu çamurlu yolda bir tarafa yürümeliydi. Ayaklarını hafifçe kıpırdattı, elleriyle yere tutunarak doğrulmaya çalıştı. Vücudunda hissettiği derin sızıyı duymazdan gelerek ayağa kalktı. Kemiklerinin arasına, hatta her bir hücresine sızmış bu ağrıdan anladığı kadarıyla burada uzun süredir yatıyor olmalıydı. Ama yine de emin
Edebiyat