Hani bunalımdasınızdır; limuzinde kokain çekip jette sevişmek tat vermiyordur artık; kapitalizmin aktive ettiği egonuzun motivasyonu salgısı kurumuştur; doğum gününüzün sabahı intihara kalkışır beceremezsiniz; öğlen de süikasttan yara almadan kurtulursunuz, akşam "Hayatta belki hala manalı birşeyler bulabilirim" diye ümitlendiğinizde, kontrolden çıkan bir halk otobüsünün altında kalıp can verirsiniz ya... İşte öyle kronik ironi zincirinin son halkası burnuma takılmıştı.
Neredeyse komik bir manzaraydı bu. Attığım her adım suratımda patlıyordu. Kilorn'u askere alınmaktan kurtarmak istemiş, kız kardeşimi sakat bırakmıştım. Aileme yardım etmek için bir hizmetçi olmuştum ve birkaç saat içinde bir mahkuma dönüşmüştüm. Maven'ın sözlerine ve sahte kalbine inanmıştım. Cal'in beni seçeceğine inanmıştım. İnsanları özgür bırakmak için bir hapishaneye baskın düzenlemiştim ve orada Shade'in cesediyle çıkmıştım. Sevdiğim insanları kurtarmak için kendimi feda etmiştim. Maven'a bir silah vermiştim. O sırada bile hükumdarlığını içerden devirmeye çalışırken, çok daha kötü bir şey yaptığımı düşünüyordum. Birleşmiş bir Gölbölge ve Poyraz nasıl olacaktı?
"Tiberias." Daha önce hiç gerçek ismini söylememiştim. Ona yakışmıyordu. Bize yakışmıyordu. Ama bu isim ona aitti. "Beni seç."
Ellerimi okşadı ve parmaklarını benimkilerin üstünde açtı. Cal bunu yaparken, gözlerimi yumdum. Kendime onun bana ne hissettirdiğini anlamak için uzun bir saniye daha tanıdım. İçimden yanmak geldi. Yanmak istiyordum.
"Mare," diye fısıldadı. "Beni seç"