Uzel

Uzel
126 okur puanı
Eylül 2017 tarihinde katıldı
2.bölüm * Bakteriler her yerdedir ama çıplak gözle bakıldığında hiçbir yerde yokmuş gibidirler. Bunun birkaç olağandışı istisnası vardır: Sadece kahverengi cerrahbalıklarının bağırsaklarında yaşayan Epulopiscium fishelsoni, bu cümlenin sonundaki nokta büyüklüğünde bir bakteridir. * Hooke’un aletleri cisimleri 20-50 kat büyütürken, Leeuwenhoek’unkiler 270 kat büyütüyordu. Zamanının en iyi mikroskobuydu bunlar. (…) Mercek yapım tekniğini sır olarak saklıyordu. (…) Hatta kendi ağzından aldığı örneklere beyaz sirke eklediğinde hayvancıkların öldüğünü gördü ki, bu antisepsinin ilk örneğidir. * Leeuwenhoek 1723’de 90 yaşında öldüğünde Kraliyet Cemiyeti’nin en meşhur üyelerinden biriydi. Cemiyete üzerinde örnekleriyle birlikte, o muhteşem mikroskoplarından 26’sını içeren vernikli siyah bir dolap miras bıraktı. Ne gariptir ki dolap ortadan kayboldu ve bir daha da bulunamadı. Leeuwenhoek aletleri nasıl yaptığını kimseye anlatmadığı için bu daha da trajik bir kayıptı. Bir mektubunda öğrencilerin “göremediğimiz, gizli-saklı şeyleri ortaya çıkarmak”tan çok, para ya da ünle ilgilendiğinden şikayet ediyordu. “Bin kişiden biri bile bu çalışmayı yapmaya muktedir değil çünkü çok zaman ayırması ve çok para harcaması lazım,” sözleriyle hayıflanıyordu. “Ve her şeyden önemlisi, çoğu kimsede bilme merakı yok; dahası, kimileri ‘Bunu bilsek ne olur, bilmesek ne olur?’ demekte tereddüt bile etmiyor.” Leeuwenhoek’un tutumu, az daha mirasının da unutulmasına neden oluyordu. Diğerleri daha yetersiz mikroskoplarıyla ya bir şey görmediler ya da gördüklerini sandılar. İlgi zamanla kaybolup gitti. 1730’larda Carl Linnaeus bütün canlıları sınıflandırmaya başladığında, bütün mikropları Kaos (şekilsiz anlamında) cinsi ve Vermes (solucanlar anlamında) şubesi içine soktu. Mikrop dünyasının keşfinden,
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
1.bölüm * Bakteriler fotosentezle kendi besinini üretebilen ilk canlılardı. Atık ürün olarak açığa çıkan oksijeni o denli büyük miktarlarda dışarı verdiler ki gezegenimizin atmosferini kalıcı olarak değiştirdiler. Oksijenli bir dünyada yaşıyor olmamızı onlara borçluyuz. Şimdi bile okyanuslardaki fotosentetik bakteriler, aldığınız her soluktaki oksijenin yarısını üretmekte ve bir o kadar karbondioksidi de tutmaktadır. (…) Diğer yarısı ise evcilleştirilmiş bakteriler olan kloroplastları kullanarak fotosentez yapan karasal bitkilerden gelir. O halde teknik olarak, soluduğumuz bütün oksijenin kaynağı bakterilerdir. * Bizler bakteriler arasında evrildik. Artı, onlardan evrildik. Hayvanlar, ökaryot denen ve bitkileri, mantarları, algleri de içeren bir organizma grubunda yer alır. Aşikâr çeşitliliğimize rağmen bütün ökaryotlar, diğer yaşam biçimlerinden ayrılmalarını sağlayan, aynı temel mimariye sahip hücrelerden oluşmuştur. Bu hücrelerde DNA’nın hemen hepsi merkezi bir çekirdekte, gruba adını veren (“ökaryot” Yunanca’da “gerçek çekirdek” anlamına gelir) yapıda paketlenmiş halde bulunur. Ökaryotların hücreye yapısal destek sağlayan ve molekülleri hücre içinde bir yerden başka bir yere taşıyan bir iç ”iskelet”i vardır. Ayrıca hücrelere enerji sağlayan santraller olan, fasulye biçimli mitokondrilere sahiptirler. Bütün ökaryotlar bu özellikleri paylaşır çünkü hepimiz iki milyar yıl öncesinde yaşamış aynı atadan geliyoruz. O noktaya kadar Dünya üzerindeki yaşamı iki ana alana ayırmak mümkündü: hepimizin zaten bildiği bakteriler ve daha az aşina olduğumuz, yaşamla pek bağdaşmayan uç ortamları kolonize etme eğilimi gösteren arkeler. (…) Yeryüzünde yaşamın ilk 2,5 milyar yılı boyunca bakteriler ve arkeler büyük ölçüde ayrı bir evrimsel gelişim izlediler. Derken kader ağlarını
Önsöz * Hepimizin mikrobiyota ya da mikrobiyom olarak bilinen zengin bir mikroskobik hayvanat bahçesi var. Bu canlılar vücudumuzun yüzeyinde veya içinde, hatta bazen hücrelerimizde yaşarlar. Büyük çoğunluğu bakterilerden oluşur ama mantarları (mesela mayalar) ve […] arkeler gibi başka minik organizmaları da içerir. Vücudumuzda ayrıca diğer mikropları ve zaman zaman da konakçının hücrelerini enfekte eden sayısız virüsten oluşan bir virom bulunur. * Bu kitapta “mikrobiyota” ve “mikrobiyom” sözcüklerini birbirinin yerine kullandım. Bazı bilimciler mikrobiyotanın organizmaların kendisi olduğunu, mikrobiyomun ise onların kolektif genlerine karşılık geldiğini savunur. Ancak mikrobiyom sözcüğünün 1988’e uzanan ilk kullanımlarından birinde bu terim belli bir yerde yaşayan mikroplar anlamına geliyordu. Bu tanım bugün de güncelliğini koruyor; genom dünyasını ifade eden “om” parçasından çok, topluluğu ifade eden “biyom” parçasını vurguluyor. * Orson Welles “Yalnız doğar, yalnız yaşar, yalnız ölürüz,” derken yanılıyordu. Tek başınayken bile asla yalnız değiliz. Bir arada yaşayan farklı organizmalar için kullanılan mükemmel bir terim olan simbiyoz hâlinde yaşarız. (…) Hepimiz kendince birer hayvanat bahçesi, tek bir bedenle kuşatılmış birer koloniyiz. Birçok türden oluşmuş kolektif yapılarız. Koca bir dünyayız. (…) Zoolojinin bütünü aslında ekolojidir. Mikroplarımızı ve onlarla olan simbiyozlarımızı anlamadan hayvanların yaşamını da anlayamayız. (…) Asla “ben” değil, her zaman “biz”iz. Orson Welles’i unutun, Walt Whitman’a kulak verin: “Büyüğüm ben, çokluklar var içimde.”
7/10
·323 syf.·
2018 5. kitabı
Oxford Üniversitesi’nde İnsan Genetiği profesörü olan yazar, genetik konusundaki temel bilgileri ve tarihsel gelişmeleri yeri geldikçe metne yedirerek, mitokondriyal DNA (mtDNA) konusundaki kendi araştırmalarını, elde ettiği bulguları ve bunlara dayanarak yaptığı yorumları derlemiş. Ama ne zaman? 2001 yılında. Sykes, Avrupalıların mtDNA’ları üzerinde yaptığı incelemeler sonucunda, dizilimleri 7 gruba ayırabileceğini görmüş ve her bir grubu birer kabile olarak düşünüp, ortak annelerine yani “kabile anneleri”ne birer ad vermiş: Ursula, Xenia, Helena, Velda, Tara, Katrine, Jasmine. Kitap 23 bölümden oluşuyor. 15 ilâ 21.bölümlerde, söz konusu 7 kabile annesinin yaşamlarından BÜTÜNÜYLE KURGUSAL kesitler var. Bilimsel bilgi yüklemesine alışık olmayan okurun, konuya ilgisini pekiştirebilecek olması açısından kabul edilebilir olsa da, ben yüzeysel olarak göz gezdirip geçtim bu kurgusal öyküleri. Kitabın 11.bölümünde yazar şöyle diyor: “mtDNA’nın, insanlığın geçmiş tarihinin derinliklerine inebilmemize yardımcı olan özelliklerinden biri, rekombinasyon sürecinden geçmediği için taşıdığı bilginin yıllar boyu aynı kalmasıdır. Benim mitokondrim ile ninelerimin mitokondrileri arasındaki tek fark, geçen binlerce yıl boyu oluşan mutasyonlardır. mtDNA da rekombinasyon sürecinden geçseydi, hepimizin bir sürü soyağacı olurdu. O zaman, mitokondriyal genetiğin içerdiği tüm varsayımlar anlamsızlaşırdı.” Yani Sykes, mtDNA’nın insanda kesin olarak sadece anneden geçtiğini, hücrelerde hepsi birbirinin aynı olan mtDNA’ların birbirleri ile bir şekilde parça alışverişi yapsalar bile sonuçta özdeş olduklarından “rekombinasyon” diye bir durumun söz konusu olmadığını vurguluyor ve ekliyor: Şayet öyle bir şey olsaydı, mtDNA aracılığıyla yapılan çalışmaların tümü asılsızlaşırdı. Kitap ülkemizde
Havva'nın Yedi KızıBryan Sykes · Çitlembik Yayınları · 200792 okunma
Puan vermedi·250 syf.·
2018 4. kitabı
Biyokimya konusunda oldukça kapsamlı bir başvuru kitabı. Popüler (halk için yazılmış) bilim kitabı olmayıp, bu alanda çalışma yürüten bilimciler ve bilim öğrencileri için yararlı olacaktır. Yayınevine not: Düzeltilmesi gereken birkaç dilbilgisi hatası ve çok sayıda yazım hatası var.
Biyolojik ElementlerRamazan Mammadov · Bilgin Kültür Sanat Yayınları · 20173 okunma