Uzel profil resmi
105 okur puanı
28 Eyl 2017 tarihinde katıldı.
  • 520 syf.
    Yazar Jones, Darwin’in 1859’da yayımlanan “Doğal Seçilim Yoluyla Türlerin Ortaya Çıkışı” yani kısa adıyla “Türlerin Kökeni” adlı kitabının bölüm başlıklarını şablon olarak alıp, bu başlıkların altını 20.yy sonlarının bilgisiyle (kitabın yayımlanma tarihi 1999) doldurmak gibi ilginç bir yöntem kullanmış.

    Yazılmasının üzerinden 20 yıl geçmiş olsa da ve bu süre zarfında bir sürü yeni ilerleme olmuş olsa da, kitap yine de amatör okur için bolca değerli bilgi içeriyor. Son birkaç yılda canlıbilim konulu çok sayıda popüler bilim kitabı, hatta akademik ders kitabı ve makale okumuş biri olarak, kitapta verilen bilgilerin çoğunu zaten bildiğimden, kitabın özellikle ilk yarısında uykum geldi, dikkatim dağıldı, sıkıldım, göz gezdirmeyle sayfa atladım falan. Ama konuya yabancı olan ve bir yerlerden başlamak isteyen kişilere önerebilirim. Kitabın ikinci yarısında ben de daha ilgili şekilde okuyabileceğim bölümlerle karşılaştım.

    Yazar bazı yerlerde anlattığı konularla ilgili terimleri kullanmaktan kaçınmışa benziyor. Örneğin s.207’de transpozon, s.208’de intron-ekson, s.212’de yatay gen aktarımı, s.213’te içten-ortakyaşam (endo-simbiyoz), s.414’te yakınsak evrim tanımları verilebilir, bunlardan söz edilmekte olduğu eklenebilirdi. Anlatımın konuya yabancı okurun kulağına daha anlaşılır gelmesi ve gözünü korkutmaması için öyle yapmış olabilir ama bilmeyen okurların da öğrenmesi için kaçırılmış bir fırsat olarak değerlendirdim ben bu tercihi.

    Kitabı, Ginko Bilim’in Ağustos 2018 tarihli basımından okudum. Seçtikleri yazı tipini beğendim; arada tek-tük yazım hataları da (özellikle cümle başı harfinin küçük olması ya da “sitoplazma” yerine “stoplazma” sözcüğünün kullanılması gibi) gözüme çarptı. Kitabın İngiltere’de yayımlanan asıl orijinali değil ama ABD’de yayımlanan yine İngilizce bir basımı da (“Darwin’s Ghost” adıyla yapılan basımı) elimdeydi. Kitaba başlarken birkaç sayfayı karşılaştırmalı okudum ama kısa sürede bu karşılaştırmayı sonlandırdım. İngilizce orijinalinin daha farklı olmasından mı kaynaklanıyor bilmiyorum ama karşılaştırmalı okuma yaptığım yerlerde bazı farklılıklar vardı. Aldığım notları aşağıya ekliyorum.

    Notlar:
    * Kitabın başında, Darwin’in kısa adıyla Türlerin Kökeni olarak bilinen kitabının kapak sayfasının kopyası var ama çeviri sıkıntılı olmuş. Tek satırda değil de, alt alta yazılmak için bölünmüş durumda olduğundan karışıklık olmuş. “Doğal seçilim yoluyla” ibaresi, “türlerin kökeni (ortaya çıkışı) üzerine”den hemen önce gelmeliydi (veya "Türlerin Doğal Seçilim Yoluyla Ortaya Çıkışı" denebilirdi). Bunun ardından da “veya yaşam mücadelesinde avantajlı özellikleri olanların muhafazası” denebilirdi. Sonrasında orijinalde “by Charles Darwin, M.A.” yazıyor; bunun “Dr. Charles Darwin, M.A.” şeklinde verilmesi olmamış çünkü kendisinin “Dr” ünvanı yok; sadece fahri doktorası var.
    * “Darwin’s Ghost” adıyla yapılan basımın başındaki ithaf sayfası farklı (farklı kişilere ithaf yapılmış) ve ayrıca ABD basımında bulunan her biri iki alıntı içeren iki sayfadan biri Türkçe basımda yok (But with regard to the material world, we can at least go so far as this -we can perceive that events are brought about not by insulated interpositions of Divine power, exerted in each particular case, but by the establishment of general laws. -W. WHEWELL, Bridgewater Treatise &&& To conclude, therefore, let no man out of a weak conceit of sobriety, or an ill-applied moderation, think or maintain, that a man can search too far or be too well studied in the book of God's word, or in the book of God's works; divinity or philosophy; but rather let men endeavour an endless progress or proficience in both. -BACON, Advancement of Learning).
    * s.17: ABD basımındaki “moral” sözcüğü “kıssadan hisse” anlamında kullanılmış olduğundan, “ahlak anlayışı” çevirisi oturmamış.
    * s.19: İkinci ve üçüncü paragraflar arasında, ABD basımında üç paragraf var ve bu üç paragraf sonradan s.24’te verilmiş.
    * s.22: İkinci paragrafın ikinci cümlesi ABD basımında farklı (Boris Vian's mystical novel Froth on the Daydream has a character who dedicates his existence to the petrified vomit of a thinly disguised Jean-Paul Sartre.) ve dördüncü cümlesi de farklı (What, they ask, did the patriarch mean? Could he be wrong, or is it forbidden even to suggest such a heretical idea?). Kitabın İngiltere’de basılan orijinalinde nasıl geçtiğini bilemiyorum.
    * s.22: “Büyük büyükbabası” yerine “büyükbabası” (his grandfather) olacak.
    * s.22: ABD basımı: His grandfather Erasmus published a theory of evolution in heroic couplets and appears in Frankenstein: "The event on which this fiction is founded has been supposed, by Dr. Darwin, and some of the physiological writers of Germany, as not of impossible occurrence." (Büyükbabası Erasmus, epik beyitler şeklinde yazdığı bir evrim kuramı yayımlamış ve Frankenstein’da adı geçmişti: “Dr. Darwin ve Almanya’nın bazı fizyoloji yazarları tarafından, bu kurgunun temel aldığı olayın olanaksız bir vaka olmadığı düşünülmektedir.”). Kitaptaki çeviri sıkıntılı olmuş (Büyük büyükbabası Erasmus, kahramanlık mısraları ile evrim teorisini dile getirdiği bir kitap yayınlamış ve kitapta Frankenstein’a dönüşmekten söz etmişti.).
    * s.22: Sayfa sonundaki “insan türü” yerine, ABD baskısında “blue whale” (mavi balina) var.
    * s.23: Birinci ve ikinci paragraflar arasında bir paragraf var (Nobody could do that now. So great is today's knowledge that there are no Miltons even of biology, no one who has sufficient command of the field to debate it with any colleague, from whatever sphere. To understand evolution involves interests so disparate that it is impossible to embrace them all. That is the joy-and the tragedy-of modern science.).
    * s.23: Üçüncü paragraftaki sondan bir önceki cümle ABD basımında yok.
    * s.23: Son paragrafın başlangıcı ABD basımında: In spite of his twenty-year search for evidence, Darwin was so conscious of the gaps in his thesis that he might never have made it public. (Yirmi yıllık kanıt arayışına rağmen, Darwin tezindeki boşlukların o kadar bilincindeydi ki, belki de hiç yayımlamayacaktı.) Kitaptaki çeviri farklı olmuş (… fakat bunları okuyucularının önünde açıkça tartışmadı).
    * s.166: İkinci paragraftaki “şimdi ve tekrar” (ABD basımında “now and again”) yerine “arada sırada/ arada bir/ bazen/ zaman zaman” gibi bir çeviri daha uygun olabilirdi. (s.244 ilk paragrafta da aynı sıkıntı var.)
  • 406 syf.
    Yaşamını kedilerle paylaşan herkesin ilgiyle okuyacağına kuşku yok. Kedilerin anatomik ve fizyolojik yapıları, insanlara benzeyen ve benzemeyen yanları özlü bir şekilde aktarılmış. Kedilerin bazı davranışlarının altında yatan duygu ve düşüncelere ilişkin yazarın bazı tahminlerine katılmamakla birlikte, okumaya değer bulduğum ve önerebileceğim bir kitap.

    Kitap aynı zamanda insanlık tarihini de bir açıdan özetliyor. Bereketli Hilâl’de avcı-toplayıcılıktan yerleşik düzene geçişin yaşandığı Tarım Devrimi’nden başlayarak, önce tahıl depolarını farelerin keşfedişi, ardından da fare bolluğunu kedilerin keşfedişiyle beraber, insanlar ile kediler arasında başlayan yakınlığın tarihsel ilerleyişi hakkında değerli bilgiler ediniyorsunuz.

    Kitabı dilimize kazandırdıkları için yayınevi, çevirmen ve diğer tüm emekçilere teşekkür ediyor ve sonraki basımlar için sıkı bir gözden geçirme yapılması gerektiğini ekliyorum. Gerçekten aşırı miktarda yazım hatası var (kedi yerine kendi, türlü yerine tüylü, beni yerine benim, iskorbüt yerine iskorpit gibi). Türkçe basımın başında (ithaf sayfasından hemen önce) kitabın orijinal adının "kedi davranışlarını inceleyen yeni bir bilim dalı olduğu” yazılmış fakat ben böyle bir kullanıma rastlayamadım. Kitabın orijinalinin kapağında, başlığın hemen altındaki açıklama yazısından esinlenilerek böyle bir not düşülmüş olabilir ama açıklama yazısındaki “the new feline science” ifadesi kitabın adına işaret ediyor gibi görünmüyor. Birkaç öneri: Kitabın adını "kedi algısı" olarak Türkçeleştirmek düşünülebilir; bazen “bilim adamı” bazen “bilim insanı” karşılığı yerine her yerde “bilimci” kullanılabilir; “kara sıçan” için ilerleyen sayfalarda kullanılan “siyah sıçan” düzeltilebilir; kitabın bütününde vahşi yerine yabani sözcüğü yeğlenebilir (yer yer bu karşılık kullanılmış ama örneğin kesinlikle “yabani” karşılığının kullanılması gereken s.42’deki cümle var: “… ev fareleri yolda vahşi tahıllarla beslenerek…”).
  • * Kediler bir şekilde, aynı anda hem sevgi dolu, hem de kendi kendilerine yeten hayvanlar olmayı başarmaktadır. Köpeklerle karşılaştırıldıklarında bakımları da çok kolaydır. Eğitilmesi gerekmez. Kendi temizliğini kendi yapar. Köpeklerin aksine, evde yalnız bırakıldığında sahibinin arkasından saatlerce ağlamaz ancak yine de bazı kediler, sahipleri eve geldiğinde onu sevgiyle karşılar. İyice gelişen mama endüstrisi sayesinde yemek zamanları da sahipleri için son derece zahmetsizdir. Çoğunlukla gelip kimseyi rahatsız etmezler ama kendilerine sevgi gösterildiğinde memnun olurlar. Kısacası, kedi beslemek kolay ve zahmetsizdir. (s.24)

    * Kedilerin evcilleştirilmesine dair yaygın anlatılara göre, kediler ilk defa yaklaşık 3500 yıl önce Mısır’da insanların evlerinde yaşamaya başlamıştır. Ancak bu teorinin gerçekliği, moleküler biyoloji biliminden gelen yeni kanıtlar ışığında sorgulanmaya başlanmıştır. Günümüzde yaşayan evcil kediler ile yabani kedilerin DNA’ları karşılaştırıldığında, evcil kedilerin köklerinin çok daha erken bir döneme, yaklaşık 10.000 ile 15.000 yıl öncesine (MÖ 8000 ilâ 13000 yıllarına) dayanmaktadır.

    Bu hesaplamalardaki en erken tarihler göz ardı edilebilir. Yaklaşık 15.000 yıl öncesinden daha eski dönemlerde evcil kedilerin varlığı, kendi türümüzün evrimi açısından pek mantıklı olmayacaktır. Taş devrinde yaşayan avcı-toplayıcı insanların kedi beslemeye ihtiyacı ya da bunu yapabilecek kaynakları olması pek olası değildir.

    En geç tarih olan 10.000 yıl öncesi ise evcil kedilerin Orta Doğu’daki çeşitli bölgelerde bulunan birkaç yabani atadan evrimleştiğini varsaymaktadır. Başka bir deyişle, kedilerin evcilleştirilmesi ya yaklaşık aynı dönemlerde, ya da uzun bir zaman zarfından birden farklı bölgede gerçekleşmiştir.

    Kedilerin yaklaşık MÖ 8000 civarında evcilleşmeye başladığını varsaysak bile, bu tarih yine de evcil kedilere dair ilk kayıtların Mısır’da ortaya çıkmasından 6500 yıl öncesine tekabül etmektedir. Şimdiye dek çok az bilimci, insan ve kedi arasındaki ilişkinin bu ilk ve en uzun dönemi üzerinde çalışmıştır. (…)

    İnsanlarla kedilerin ilişkisinin nasıl başladığına dair en büyük ipuçları Bereketli Hilâl’den değil, Kıbrıs’tan gelmektedir. Kıbrıs, deniz en düşük seviyesindeyken bile hiçbir zaman anakaraya bağlanmamış olan az sayıdaki Akdeniz adasından biridir. Bunun sonucu olarak, insanlar yaklaşık 12.000 yıl evvel adaya gelmeden önce burada bulunan hayvanlar, adaya ya uçarak ya da yüzerek gelmiştir. (…) O dönemki kedilerin de yüzmekten günümüzdeki kediler kadar hoşlanmadığını varsayarsak, […] Kıbrıs’ta bulunan kedilerin buraya insanlar tarafından bilinçli olarak getirildiğini söylememiz mümkündür. (s. 37-39)

    * Haşereleri kontrol etmek için yabani kedilerin evcilleştirilmesi uygulaması, muhtemelen ilk tahıl ambarlarında yeni bir tür olan ev faresinin (Mus musculus) ortaya çıkmasıyla başlamıştır. Gerçekten de bu iki türün tarihleri, kaçınılmaz bir şekilde birbirlerine bağlıdır. Ev faresi, dünyada bulunan otuzdan fazla fare türünden yalnızca biri olsa da, insanlarla bir arada yaşamaya ve onların yiyecekleriyle beslenmeye alışmış tek türdür.

    Ev farelerinin kökleri, insanın evrilmesinden çok daha eskiye, yaklaşık bir milyon yıl öncesinde Hindistan’ın kuzeyinde yaşamış olan yabani bir türe dayanmaktadır. Buradan yola çıkan ev fareleri, yolda yabani tahıllarla beslenerek hem doğuya hem de batıya doğru yayılmaya başlamış ve en sonunda da ilk tarım ürünü tahıllarla karşılaştıkları Bereketli Hilâl’e ulaşmışlardır. (…)

    Ev farelerinin istilasına ilk uğrayan ve buna bağlı olarak muhtemelen kedilerin evimize olan yolculuğunun başlamasına aracılık eden ilk topluluk Natufianlardı. Natufianlar, MÖ 11.000 ilâ 8000 yılları arasında günümüzde İsrail-Filistin, Ürdün, güneybatı Suriye ve güney Lübnan’ı içine alan bölgede yerleşik bir uygarlıktı.

    Tarımı ilk icat eden topluluk olarak görülen Natufianlar, ilk başta bölgedeki diğer yerleşimciler gibi avcılık ve toplayıcılık yapıyorlardı. Ancak zamanla, bugün olduğundan çok daha verimli olan bölgelerinde, çevrelerinde bol miktarda yetişen yabani tahılların hasadında uzmanlaşmaya başladılar. Bunu yapabilmek için orağı icat ettiler. (…)

    Natufianların bilerek kedi evcilleştirdiklerine dair hiçbir kanıta sahip değiliz. Fareler gibi kediler de tahıl tarımının başlamasının ortaya çıkardığı yeni bir kaynaktan faydalanmak için insanların yanına gelmiştir. (…) Bunlar günümüzde anladığımız anlamda evcil kediler değildi. Daha çok bugünkü şehir tilkilerini andırıyor olmalıydı bu kediler. İnsanların etrafında yaşamaya uyum sağlasa da, temel yabaniliklerini koruyordu. Kedilerin evcilleştirilmesi çok daha uzun süre sonra gerçekleşecekti. (s.42-44)

    * Mısırlıların sazlık kedilerini (Felis chaus) evcilleştirip haşere kontrolü için eğitmeye çalıştıklarına dair kanıtlar mevcuttur; ancak bu konuda kalıcı bir başarı sağlayamamış gibi görünmektedirler. (s.46)

    * Tüm bu yabani kedilerden yalnızca biri tam olarak evcilleşmiştir. Bu, DNA incelemeleriyle de anlaşıldığı üzere, Arap yaban kedisi ya da Felis silvestris lybica’dır (Lybica sözcüğünün daha doğru yazılışı, “Libya’dan” anlamına gelen “libyca” olsa da, günümüzde birçok yerde orijinal (ve hatalı) yazımı kullanılmaktadır).

    Geçmişte hem bilimciler hem de kediseverler, bazı evcil kedi türlerinin, yabani kedi türlerinin kırması olduğunu düşünmüştür. Örneğin İran kedisinin kıllı patileri, görünüşte kum kedisininkiyle benzerlik gösterir. Kürkü ise manulukine benzer. Ama ister karışık ister Siyam ya da İran kedisi olsun, ev kedilerinin DNA analizi yapıldığında, başka kedi türlerine ya da herhangi bir karışıma dair iz bulunmamıştır. (s. 48-49)

    * Zehirli yılanlar, Mısır’da ciddi bir endişe kaynağıydı. (…) Kediler, yılan öldürebilen tamamen evcilleşmiş tek türdü. (…) Günümüzde kedi sahipleri için Mısırlı kedilerin bir yılan gördüklerinde kaçmak yerine onlara saldırdıklarını öğrenmek şaşırtıcı olabilir. Avrupa’daki ev kedileri çok ender olarak yılan öldürür; yedikleri belirtilen tek sürüngen ise kertenkeledir. ABD’de kedilerin kertenkeleleri ve zehirsiz yılanları öldürüp yedikleri bilinmektedir. Yalnızca Avustralya’da kediler zehirli yılanları öldürür; Avustralya’daki birçok kedi, memeliden çok yılan öldürüp yemektedir. (s.79-80)

    * Kediler, evcilleşmelerinin bir sonraki aşamasında Rattus rattus ya da kara sıçan adı verilen yeni bir düşman ile karşı karşıya kalmıştır. Kökeni Hindistan ve Güneydoğu Asya olan bu zararlı, yaklaşık 2300 yıl önce ticaret yolları boyunca yayılmıştır. (…) Kara sıçanlar, ev farelerinin aksine, pek ayrım yapmadan depolanan her türlü yiyeceğe ve beslenen hayvanlar için ayrılan yemlere saldırır. Buna ek olarak, birçok hastalık da taşır. (s.80)

    * 19.yy’ın sonlarına doğru, kediler ev hayvanına olan dönüşümlerini tamamladı. Britanya’da Kraliçe Victoria’nın birçok evcil kedisi olduğu biliniyor. Angora kedisi “Beyaz Heather” yaşlılığında kraliçeye can yoldaşı olmuş, onun ölümünden sonra da oğlu VII.Edward’ın ev hayvanı hâline gelmiştir. ABD’de ise Mark Twain hem bir kedisever, hem de Smart gibi o da büyük bir kedi gözlemcisiydi: “Neden köpekleri ‘soylu’ hayvanlar olarak görmeye başlamışız? Bir köpeğe ne kadar zalimce ve haksız davranırsanız, sizi o kadar sever ve daha da köleniz olur. Oysa bir kediye bir kez yanlış bir harekette bulunursanız, ondan sonra her zaman size karşı mesafesini koruyacaktır. Bir daha asla onun güvenini tam olarak kazanamazsınız.” (s.114)

    * Siyah renk, yaban kedilerine kahverengimsi renklerini veren açık renkli kıl uçlarını üretememeye yol açan, teknik adı “agouti” olan genetik bir mutasyonun sonucudur. Bu durumda kıllar temel renkleri olan siyah renkte çıkmaya başlar. (…) Siyah kediler bile, kedilerde görülen benek desenlerinden en az birinin genlerini taşır; ancak açık kahve renkte olması gereken tüy uçları siyah olduğundan, bu desenler görünür değildir. Kedi yaşlanıp da açık kahve olması gerekirken siyah olan kısımlar koyu bir pas rengine döndüğünde, bu desenler görünür hâle gelir. Böyle bir desen, siyah kedi yavrularında da ilk birkaç hafta görünür durumda olabilir. Bu genin başka bir türü olan “Habeş” ise siyah tüyleri baş, kuyruk ve bacaklarla sınırlar. Bu durumda vücudun geri kalanı açık kahve tüylerle kaplı olur. Bu durum, aynı adı taşıyan cins kediler haricindeki kedilerde oldukça ender görülür. (s.115-118)

    * Polidaktili olarak bilinen başka bir mutasyon da kedilerin her bir patilerinde fazladan bir parmağa sahip olmalarına neden olmaktadır. Boston’ın kurulduğu dönemlerde buraya gelen bir kedinin fazladan parmakları olan bir kedi yavrusu doğurmuş olması olasıdır. Bu kedi daha sonra başka pek çok kedini atası olmuştur; öyle ki 1848 yılına gelindiğinde bölgede bu mutasyona oldukça sık rastlanıyordu. Bugün ise bölgedeki kedi nüfusunun yaklaşık %15’ini oluşturmaktadır. Fazladan parmakları olan kediler, Boston’dan göçen yerleşimcilerin kurduğu Yarmouth, Nova Scotia’da da oldukça yaygınken, yakınlarda bulunan, Amerikan İç Savaşı’nın ardından bölgeye gelen Kraliyetçilerin yerleştiği Digby’de bu mutasyon, dünyanın her yerinde olduğu kadar enderdir. (s.123)

    * Kediler tercihleri bu yönde olduğundan değil, zorunluluktan etçildir. Hayvanlar içindeki evcil köpek, tilki ve ayı gibi birçok akrabası “carnivora” olarak sınıflansa da, aslında hem etçil hem otçuldur. Aslandan, Afrika’nın güneyindeki minik karabacaklı kediye kadar, tüm kedigillerin besin ihtiyaçları birbiriyle aynıdır. Bundan milyonlarca yıl önce, kedilerin ataları o et ağırlıklı beslenmeye o kadar yoğunlaşmıştır ki, bitkilerle beslenme yetisini yitirip “hiperkarnivor” hâline gelmiştir. Bu tür beceriler kaybedildiğinde, evrimle geri kazanılmaları zordur. Evcil kediler, köpekler gibi daha esnek beslenme özelliklerine sahip olsalar, hayatları daha kolay olabilirdi; ancak onlar atalarından kalma bu gereksinime bütün güçleriyle tutundu.

    Kediler, enerjilerinin çoğunu proteinden sağladıklarından, bu yapıtaşına köpeklerden ve insanlardan çok daha fazla ihtiyaç duyar. Başka hayvanlar, vücutlarında yeterli protein olmadığında, gelen tüm proteini vücutlarını korumak ve onarmak için harcayabilirken, kediler bunu yapamaz. Kediler aynı zamanda belirli protein türlerine de ihtiyaç duyar. Örneğin, insanlarda doğal olarak bulunan taurin adlı aminoasit kedilerde bulunmadığından, tükettikleri proteinlerden bazılarının bu aminoasidi içermesi gerekir. Kediler yağ sindirebilir. Bu yağların bazılarının hayvansal kaynaklardan alınması gerekir; çünkü kedilerin üreme için hayati önem taşıyan prostaglandin adlı hormonu üretebilmek için hayvansal yağlara ihtiyacı vardır. Başka birçok memeli bitki yağlarından prostaglandin üretebilirken, bu kediler için geçerli değildir. Dişi kedilerin, kış sonunda çiftleşip ilkbaharda doğum yapmalarını öngören doğal döngülerini sürdürebilmeleri için kışın yeterince hayvansal yağ almış olmaları gerekmektedir.

    Kedileri vitamin gereksinimleri de bizimkinden daha sıkıdır. A vitaminlerini besinlerinden almaları gerekir (insan vücudu gerektiğinde bitkisel kaynaklardan A vitamini üretebilmektedir); güneş ışığı ciltlerini uyarıp D vitamini üretilmesini sağlamaz ve B vitaminlerinden niasin ve tiamine çok ihtiyaçları vardır. Bir kedi bol miktarda et yerse, bunların hiçbiri konusunda bir sorun yaşamayacaktır. Yalnızca çiğ balıkta tiamini yok eden bir enzim bulunduğundan, aşırı tüketimi vitamin eksikliğine neden olabilir. Bir kedi için vejetaryen beslenme planı yapmak mümkün olsa da, son derece zordur ve kedilerin sıradışı besin gereksinimlerinin her biri için sıkı bir planlama yapmayı gerektirir. Yalnızca et içeren bir beslenme biçimine uygun olarak evrimleşen tat tomurcukları da, bizimkinden oldukça farklı şekilde çalışmaktadır. Kediler şekerin tadını alamaz; buna karşılık bazı etlerin ne kadar “tatlı”, bazılarının da ne kadar “acı” olduğuna bizden çok daha duyarlılardır.

    Kedilerin insanlara kıyasla beslenme açısından iki tane önemli avantajı vardır. Birincisi, çöl kenarında evrimleşen bir hayvandan beklenen şekilde, böbrekleri çok iyi çalışır. Birçok kedi çok az su içer ve kendilerine gereken suyu yediği etten alır. İkincisi, kedilerin C vitaminine ihtiyacı yoktur. Bu iki özellik bir araya geldiğinde, kedilerin neden gemiler için ideal hayvanlar olduğu anlaşılabilir. Öncelikle bütün su ihtiyaçlarını farelerden karşıladıklarından, denizcilerin değerli su stoklarını paylaşması gerekmez. İkinci olarak da, 18.yy’ın ortalarında narenciye tüketilerek engellenebileceği fark edilmeden önce denizciler arasında yaygın bir hastalık olan iskorbütten etkilenmez. (s.129)

    * Çok istisnai durumlar dışında, on haftalık olana dek bir insanla karşılaşmamış kedilerin ev hayvanı olma olasılığı çok düşüktür. Yabani kediler olarak insanların yakınında ama aralarına hiç karışmadan yaşarlar. (…) Kedilerin sosyal zekâsı, sekiz haftalık olduklarında aniden değişir ve bundan sonra temel sosyal eğilimlerini değiştirmek neredeyse imkansızdır. Genel olarak, bir kez yabanileşen bir kedi hep öyle kalır. Bunun istisnası, […] ağır bir fiziksel ya da zihinsel travma geçirmesidir. (…) Yavaş yavaş iyileşen kediler, bir anda büyük bir kişilik değişimi geçirip, insanlar tarafından büyütülmüş bir kediye benzer olarak, kendilerine en çok bakan kişiye bağlanabilir. (s.164)

    * Kedilerde, insanlarda bulunmayan, vomeronasal organ (WNO) veya Jacobson organı adı verilen ikinci bir koku alma organı vardır. (İnsan fetüslerinde işlevini kaybetmiş bir Jacobson organına rastlansa da, bu organda hiçbir zaman canlı sinir uçları oluşmaz.) Kedinin damağı boyunca ilerleyen, üst kesici dişlerinin arkasından burun deliklerine kadar uzanan nasopalatin kanalları denilen iki tüp bulunur. Bu tüplerin arasında ise kimyasal alıcılarla dolu küçük bir torba olan VNO’nun kendisi konumlanmıştır. Burnun aksine, VNO tamamen sıvıyla dolu olduğundan, kokuların algılanabilmesi için tükürüğün içinde çözünmeleri gerekir. Dahası, VNO’yu tüplere bağlayan kanallar yalnızca yaklaşık 0,2 mm genişliğinde olduğundan, kokuların bu torbaya taşınması için özel minik kaslar bulunmaktadır. Bu da, kedinin VNO’yu ne zaman kullanacağı üzerinde kesin bir kontrolünün olduğunu gösterir. (s.186)

    * Açıklanamaz bir şekilde, kediler şekilleri daire ya da kare gibi “kapalı” veya U ya da I gibi “açık” olarak sınıflıyor gibi görünmektedir. Kedinin hayatta kalmasına nasıl bir katkı sağladığını bilmediğimizden, bu becerinin nasıl ortaya çıktığını da bilmiyoruz. (s.200)

    * Kedilerin oyuncaklardan kısa sürede “sıkılması” meşhurdur. Bu davranış beni meraklandırdığından, 1992 yılında kedilerin nesnelerle oynamasının altında yatan nedenleri ortaya çıkarmak için Southampton Üniversitesi’nde bir araştırma projesi başlattım. (…) Biraz farklı bir oyuncak verirsek, kedilerin neredeyse tümü yeniden oynamaya başlıyordu. Buradan, oyundan değil oyuncaktan sıkıldıklarını görebiliriz. Aslında, sürekli aynı oyuncakla karşılaşmanın verdiği sıkıntı, oyun oynama isteklerini arttırmıştı. Eğer ilk oyuncakla son oynamaları ile yeni oyuncağın verilmesi arasındaki süre beş dakikadan fazlaysa, ikinci oyuncağa ilkinden de büyük bir hevesle saldırıyordu.

    Bir oyuncakla oynamanın kedileri neden bu kadar sıkıntıya sokacağını anlamak için kedileri herhangi bir oyuncakla oynamaya neyin ittiği üzerinde düşündük. Kedi yavruları bazen oyuncaklarla başka yavrularla oynuyormuş gibi oynasa da, yetişkin kediler oyuncaklarına mutlaka avları gibi davranır; sanki karşılarında bir fare ya da sıçan varmış gibi oyuncakları kovalar, onların üzerine atlar, ısırır, geveler. Kedilerin oyuncaklara avları gibi davrandığı fikrinin doğruluğunun test etmek için kedilere farklı farklı oyuncaklar vererek, hangilerini tercih ettiklerini anlamaya çalıştık.

    Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, kedilerin tüylü, çok bacaklı, fare boyutundaki oyuncakları, örneğin oyuncak örümcekleri tercih ettiğini gördük. Hayatında hiç avlanmamış ev kedilerinin bile bu eğilimi göstermesi, bunların kedilerin beyninde işli olduğuna işaret etmektedir.

    Kediler, tüylerle kaplı sıçan boyutundaki oyuncaklarla, fare boyutundaki oyuncaklardan farklı bir şekilde oynamıştır. Kedilerin çoğu sıçan boyutundaki oyuncağı ön bacaklarıyla tutup ısırmak yerine, avlanırken gerçek sıçanlara yaptıkları gibi biraz uzakta tutup tırmalamaya başlamıştır.

    Gözlemlediğimiz kediler, oyuncaklarını gerçek hayvanlar gibi görmekteydi ve anlaşılan, oyuncakların boyutları, dokuları ve bizim ipi çekerek yarattığımız hareketler gibi faktörler, avcılık içgüdülerini harekete geçiriyordu.

    Daha sonra bir kedinin açlık durumunun, avlanma ve oyuncaklarla oynama davranışları üzerinde benzer etkisinin olup olmadığını inceledik. Kediler oyuncaklarla, birçok insanın düşündüğü gibi yalnızca eğlenmek için oynuyorsa, o zaman aç kaldıklarında zihinleri yiyecek bir şeyler bulmaya odaklanacağından, oyun oynamaya o kadar hevesli olmamaları beklenir. Ancak, avlanan bir kedi acıktıkça daha da büyük bir hevesle avlanmaya başlayacak ve daha büyük avların peşinden koşmaya başlayacaktır. Kedilere oyuncaklarını verdiğimizde, beklentilerin tam aksinin gerçekleştiğini gördük. Eğer gün içinde yedikleri ilk öğün geciktirilmişse, kediler fare boyutundaki oyuncaklarla daha büyük bir hevesle oynuyor, örneğin onu daha sık ısırıyordu. Dahası, daha önce sıçan boyutundaki oyuncakla oynamayı reddetmiş olan kediler artık ona saldırmaya da hazır durumdaydı. Bu durum bizi yetişkin kedilerin oyuncaklarla oynarken avlanmakta olduklarını düşündüklerine ikna etti. (s.202-204)

    * Kedinin birbirine bağladığı olayların ya kesinlikle aynı anda ya da en fazla bir-iki saniye arayla gerçekleşmiş olması gerekir. (…) Bu kuralın tek bir istisnası vardır. Eğer bir kedi, kendisini hasta hissetmesine neden olan bir şey yerse, bundan sonra aynı tada sahip yiyeceklerden kaçınacaktır. (…) Sorunu yaratan yiyecek dakikalar, hatta saatler önce yenmiş olabilir. (…) Kedi, hasta hissetmeye başlamadan önce en son yediği yiyecekle doğrudan bağlantı kurmaktadır. (…) Elbette mide bulantısı hissi, kedinin yediği herhangi bir şeyle alakası olmayan bir enfeksiyondan da kaynaklanabilir. Bu nedenle zaman zaman bu mekanizma beklenmedik sonuçlar doğurabilmektedir. Örneğin bir virüsten etkilenen bir kedi, bu durumu hatalı olarak hastalanmadan önce yediği son yemeğe bağladığından, hiçbir zararı olmayan normal yiyeceklerden de vazgeçebilmektedir. (s.208-209)

    * Yani kedi kendiliğinden, edindiği yeni bilginin bir ödül olduğunu düşünmektedir. Başka bir deyişle, kediler keşiflerinden zevk alır. (…) Evcil kediler, etraflarındaki her şeyin nasıl göründüğü, nasıl bir ses çıkardığı ve nasıl koktuğu arasında bağlantı kurmayı başardığında mutlu olur. Bu da kedilerin her türlü değişikliğe neden bu kadar önem verdiğini açıklar. Bir mobilyayı odanın diğer ucuna taşıdığınızda, odadaki eşyalar arasında kurduğu bağlantı bozulan kediniz, yeniden rahatlamadan önce gidip bu eşyayı yeni yerinde uzun uzun inceleme ihtiyacı hissedecektir. Böyle değişimlerle baş edebilmek için kediniz artık geçerli olmayan bağlantıları silebilir. (s. 210)

    * Her hayvanın, diğer hayvanlardan daha iyi kurduğu bazı bağlantılar vardır. Evrimsel süreçte, doğalarında vazgeçilmesi zor bazı tepki mekanizmaları gelişmiştir. Kediler için bunlardan biri, tiz seslerin olası avlarından çıkma olasılığıdır. İki Macar bilimci, yaptıkları bir deney çerçevesinde, iki sıçana ne zaman bir koridorun bir ucunda bulunan hoparlörden tiz bir ses çıksa, koridorun diğer ucunda, yaklaşık 2,5 metre ileride bir yiyecek parçası belireceğini öğretmişti. Sıçanlar hemen hoparlörün oradan yiyeceğin yanına koşmazlarsa, bu yiyecek parçası kayboluyordu. Sıçanlar bunu çabuk ve istikrarlı bir şekilde öğrendi. Bir süre sonra, oturdukları yerden sesin gelmesini beklemeye başlar oldular. Ses geldiğinde ise ikisi de hemen doğru yöne koşuyordu. Deneyi yapanları şaşırtan şey, kedilerin aynı şeyi çok daha uzun sürede öğrenmesiydi.

    Aynı duruma sokulan kedilerin istikrarlı bir şekilde doğru yöne gitmeyi öğrenmeleri için aynı senaryonun yüzden fazla kez tekrarlanması gerekiyordu. Ses çıktığında odada yemek belireceğini öğrenmeleri kısa sürdü; ancak neredeyse her seferinde yiyeceğin olduğu tarafa değil, sesin geldiği tarafa koşuyorlardı. Öğrenme sürecinde bazı kedilerin kafası o kadar karıştı ki, yiyeceğe zamanında erişseler bile yemeyi reddediyorlardı. Durumu tamamen öğrendiklerinde bile, yiyeceğe yönelmeden önce durup sesin geldiği yöne göz atmaktan vazgeçmediler. Sıçanlar bunu yapmayı daha deneyin en başlarındayken bırakmıştı.

    Kedilerle ve sıçanlarla alınan bu sonuçlar, sıçanların kedilerden daha zeki olduğu anlamına gelmez. Buradaki durum daha çok, aç bir kedi için tiz sesleri duymazdan gelmenin çok zor olmasıdır. Sıçanlar için tiz sesler, kediler için konserve açılmasının olduğu gibi rastgele öğrenilmiş bir ipucuydu; sesin bir anlam ifade etmesinin tek nedeni, ardından yiyeceğin belirmesiydi. Kediler için ise bu ses içgüdüsel olarak “Yiyecek muhtemelen bu tarafta,” anlamına geldiğinden, onlar için bunu duymazdan gelmek çok zordu. (s. 210-211)

    * Zaman zaman kedilerin büyük stres anlarında, örneğin önemli bir yaralanmanın ardından ve hatta ölmeden önceki son anlarında da mırıldadıkları duyulmuştur. Mırıldamak genel olarak “Lütfen yanımda dur” isteğini gösteriyor gibi durmaktadır. Mırıldanan bir kedi, olabilecek en nazik şekilde, kedi ya da insan, başka birinden kendisi için bir şey yapmasını istemektedir. (s.289)

    * Aynı evin içinde gerginlik olması için birçok fırsat mevcuttur. İki kedinin sahibinin aynı olması, iyi anlaşacaklarının garantisi değildir. Bu kedilerin birçoğu, kedi toplumunun en temel kuralına uyarak, kendilerini bildi bileli ailelerinin parçası olmamış olan hiçbir kediye güven duymaz. Birçok kedi sahibinin ise bu kuraldan haberi yoktur ve ikinci bir kedi aldıkları an, kedilerinin çok yakın arkadaş olacaklarından emindir. Köpeklerde genellikle durum öyle olsa da, aynı evde yaşayan kediler genellikle birbirlerine yalnızca tahammül eder. (s.312)

    * Bir kedinin beyaz olmasına neden olan gen, aynı kromozom üzerinde kedinin iki gözünün de mavi ve kulaklarının sağır olmasına neden olan bir gene oldukça yakın konumdadır. (s.335)

    * Felis catus ile başka kedigiller arasında yapılan eşleşmelerden doğan kırmalar, ilk başta “egzotik” görünüşleri için üretilmiş olsa da, evcil kedilerin gen havuzuna yeni özellikler eklemiştir. Kırmaların davranışları genellikle oldukça farklı olduğundan, ilk bakışta sıradan evcil kedilerde bulunmayan davranışları tetikleyen genlerin kaynağı olabilecekleri düşünülebilir.

    Bu kırmaların en yaygını olan Bengal kedisinin kişiliği, daha çok yabani atalarının alışkanlıklarına dönüş yapmaya çalışıyor gibi göründüğünden, bu kediler evcil kedileri 21.yy’a taşıma konusunda bize fazla yardım edemeyebilir. Bengal kedisi, evcil kedi ile Asya leopar kedisi Prionailurus bengalensis kırmasıdır.

    Asya leopar kedisi ile evcil kedi arasında 6 milyon yıllık bir evrim süreci bulunmaktadır ve bu kedi hiçbir zaman evcilleştirilmemiştir. Bu nedenle, hoş görünümlü benekli kürkü olmasa, yeni bir kedi cinsi oluşturmak için iyi bir seçim olduğu pek düşünülemez.

    Evcil kediler ve Asya kedileri, başka seçenekleri olmaması durumunda çiftleşir; ancak yavruları ehlileştirilemeyecektir. 1970’li yıllarda, bu kırmalarla evcil kediler arasında sürekli olarak yapılan melezleme sonucunda, yavrulardan bazıları tüylerindeki benekleri koruyarak, günümüzdeki “Bengal” cinsinin oluşmasına neden olmuştur.

    Ne yazık ki, Bengal Kedilerini Kurtarma internet sitesinde bulunan aşağıdaki bilgilerin de göstereceği gibi, birçok Bengal kedisinin yalnızca tüyleri yabani görünümlü olmakla kalmaz, davranışları da oldukça yabanidir. (…) Neredeyse her hafta birileri bana evlerine aldıkları iki Bengal kedisinin birbirlerini öldürmeye çalıştığı şikayetiyle gelmektedir. (…)

    Evcil kedilerin değişmesi için yararlı olabilecek genler bulmak açısından, Güney Amerika’daki küçük yaban kedileri daha uygun olabilir. Özellikle de evcil kediyle yaklaşık aynı boyutlarda olan Geoffrey kedisi ve biraz daha büyük olan margay, hayvanat bahçelerinde genellikle dost canlısı davranışlar gösterir. (…)

    Güney Amerika kedileri, yaklaşık 8 milyon yol önce kedi ailesinin geri kalanından ayrıldığından bu yana geçen sürede, kromozom çiftlerinden birini kaybetmiştir. Normalde bu durum, bir Güney Amerika kedisi ile bir evcil kedinin yavrularının kısır olması gerektiği anlamına gelecekken, ilginç bir şekilde evcil kedilerle Geoffrey kedilerinin yavruları doğurgan olabilir. Safari adı verilen bu cins, ilk defa 1970’lerde ortaya çıkmış olsa da, hâlâ oldukça enderdir. (…)

    Bir zamanlar Bristol olarak adlandırılan margay-evcil kedi melezleri üreme sorunları yaşamaktadır ve artık üretilmemektedir. Margay, çift eklemli bilekleri sayesinde diğer kedilerin yukarı tırmanabildiği çeviklikle aşağı da inebilen bir ağaç kedisidir. (s.394-396)
  • 379 syf.
    Öncelikle arka kapak metnini aktarayım: "Yirminci yüzyılın önemli evrimsel biyologlarından ve modern sentezin öncülerinden biri olan Ernst Mayr, Biyoloji Budur ile biyolojinin bir bütün olarak önemini ve zenginliğini gözler önüne seriyor. Yaşam bilimlerini incelemenin yanı sıra bilime adanmış olağanüstü bir yaşamın birikimini de aktaran yazar, okuyucuya ve biyologlara kendi özel araştırma alanlarında geniş bir bakış açısı kazanabilmeleri için kavramsal bir çerçeve sunuyor. Kitapta bir yandan biyoloji tarihi ve felsefesi ayrıntılı bir şekilde ele alınırken bir yandan da biyolojinin bilim içindeki yeri tartışılıyor, insanın canlılar dünyasındaki yerini ve doğanın geri kalanına karşı sorumluluğunu daha iyi anlaması amaçlanıyor."

    Evet, kitabın odağında, bir bilim dalı olarak biyolojinin özellikleri, felsefeciler tarafından nasıl görüldüğü, hakkındaki düşüncelerin zaman içinde nasıl değişimler geçirdiği var. Bunlar anlatılırken, ister istemez biyoloji alanındaki bilimsel gelişmelere de hafifçe değiniliyor ama asıl odak, bilim tarihi ve felsefesi içinde biyolojinin yeri denebilir. O nedenle bu kitabı ilgiyle okuyacak kişiler büyük olasılıkla ya genel olarak bilim felsefesi ile ilgilenenler ya da özel olarak biyoloji bilimiyle ilgilenenler olur diye tahmin ediyorum. Yazar, biyoloji biliminin tarihsel gelişimini, bir bilim dalı olarak kabul edilip edilmeyeceğinin bile tartışıldığı zamanlardan günümüze uzanarak, akıcı bir dille ve doyurucu bir biçimde aktarıyor. Ancak çoğu popüler bilim tarihi kitabında kişilere ve olaylara odaklanılarak yapılan roman tadında bir yaklaşım yerine, bu kitapta bilimsel ve felsefi kavramlara daha fazla değiniliyor; örneğin kamplaşmaların olduğu tarihsel dönemler anlatılırken, tarafların bilimsel düşünüş biçimleri ayrıntılı biçimde verildiğinden, konuyla ilgili kapsamlı bir altyapı edinebiliyorsunuz.

    Afife İzbırak tarafından yapılan çeviriyi de özellikle beğendiğimi belirteyim; son zamanlarda sıkıntılı çevirilerle öyle çok karşılaştım ki, bu kitap bana neredeyse edebi bir tat bile verdi diyebilirim. Ancak yine de gözden geçirilmesini önerebileceğim bir-iki yerle karşılaştım. Aldığım notlar şöyle:
    * S.21: “halihazırda” yerine “şu anda” veya “mevcut durumda” daha iyi oturabilirdi, çünkü bu ifade ile indirgemeciliğin korunmaya çalışıldığı belirtiliyor bir sonraki cümlede; o halde “at present” yerine kullanılan ifade “şimdilik böyle ama ileride değişebilir” anlamı vermeli ve “halihazırda” karşılığı bana sanki “ileride değişebilir” anlamını pek vermiyor gibi geldi.
    * S.215: ikinci paragrafın çevirisinin gözden geçirilmesini öneririm çünkü “bölünme” ile “bölünme sonrası ayırma” kavramları, orijinaldeki gibi açık verilmemiş. Bu paragraf için ben kendi çevirimi alıntılar kısmında İngilizce orijinaliyle beraber ekledim.
    * S.147: dipnot olarak verilen açıklamalardan ikincisi olan "eşeysel ikibiçimlilik"in açıklaması yanlış.

    Bunların dışında bir miktar yazım hatası var; birkaç tanesi şunlar ama başkaları da vardı:
    * Yazım hatası: s.43 “thought” olacak.
    * Yazım hatası: s.216 "okullardaki" değil "olanlardaki" olacak.
    * Yazım hatası: s.220 "yalan geçmişte" değil, "yakın geçmişte" olacak.

    Kitabı uzun bir süre zarfında, iki ayrı kütüphanedeki iki ayrı yayınevinden (Tübitak ve Say) çıkan basımlarından, çeşitli zamanlarda ödünç alarak okudum. O nedenle belirttiğim sayfa numaraları bu iki basımdan birindeki veya ötekindeki ilgili sayfayı gösteriyor olabilir.
105 okur puanı
28 Eyl 2017 tarihinde katıldı.