Talip Apaydın

Talip Apaydın

Yazar
8.7/10
161 Kişi
·
416
Okunma
·
60
Beğeni
·
3.752
Gösterim
Adı:
Talip Apaydın
Unvan:
Yazar, Şair
Doğum:
Ankara, 1926
Ölüm:
Altındağ, 28 Eylül 2014
Polatlı’ya bağlı Ömerler Köyü’nde doğdu. İlk eğitimini Beypazarı’nda yaptı. Daha sonra Çifteler Köy Enstitüsü (1943) ve Gazi Eğitim Enstitü­sü Müzik Bölümü’nü bitirdi. Çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı.
Günümüz yazarlarındandır. İlk şiir ve hikâyelerini Köy Enstitüleri Dergisi’nde yayınladı (1945-1946). 1948-1950 yıl­ları arasında Yücel, Varlık, Edebiyat Dünyası, Fikirler, İme­ce, Yeni Ufuklar vs. gibi dergilerde çıkan hikâyelerinden sonra romancılığa başladı. Eserlerinin hemen hemen hep­sinde vaktiyle Köy Enstitüleri’nde benimsetilmiş köy anla­yışına uygun klişe anlayışı işier. Bu kitaplarda köy daima sefil ve sömürülmüştür. Köylü câhildir, hurafelere inanır. Müsbet hiçbir davranışları yoktur. Bu toplumda tak iyi in­san köy öğretmenidir. Öğretmen, köylüyü eğiterek modern ve taık hâle getirmeye uğraşır. Eserlerinde Yaşar Kemâl, Kemâl Tahirve Orhan Kemâl’in etkisi görülür.
Şiir kitabı: Susuzluk (1956).
Hikâye kitapları:
1. Ateş Dü­şünce (1967), 2. öte Yandaki Cennet (1972), 3. Koca Taş (1974), 4.0 Güzel İnsanlar (Çocuklar için hikâyeler, 1978), 5. Yolun Kıyısındaki Adam (1979), 6. Duvar Yazılan (1981), 7. Kökten Ankaralı (1981), 8. Yangın (Çocuklar için, 1981).
Ro­manları:
1. Sarı Traktör (1958), 2. Yarbükü (1959), 3. Emmtog-lu (1961), 4. Ortakçılar (1964, 1974), 5. Ferhat ile şirin (Halk için roman, 1965), 6. Toprağa Basınca (Çocuklar İçin, 1966), 7. Define (1972), 8. Yo* Duvar (1973), 9. Toz Duman İçinde (1974), 10. Tütün Yorgunu (1975), 11. Kente İndi Idris (1981), 12. Vatan Dediler (1981).
Hâtıraları:
1. Bozkırdaki Günler (1952), 2. Karanlığın Kuvveti (1967J.
Tiyatro eseri: Bir Yol (1966).
Radyo oyunu: 1. Yapılar Yapılırken, 2. Otobüs Yarışı (Basılmadı).
"ulen bu milletin çektiği nedir? Memleket nereye gidiyor? İlerisi ne olacak?"
Talip Apaydın
Sayfa 82 - T.C Kültür Bakanlığı Yayınları 2000
O günler köyde bir olay geçti. Akşam yemeğini halamlarda yiyorduk. Sert bir ses halamın kocasını dışarı çağırdı. Kim ola diye kulak kabarttık. Ağanın küçük oğluydu. Halamın kocasını azarlıyordu.
"Geleceksin! İşini mişini bilmem. Karışmam bak... Ordubozanlık yapma. Karşı mı geliyorsun? Bak şu bilmem neye..."
Ağanın oğlu benimle yaşıttı. Hukukta okuyordu. Halamın kocası ise en az bizim babamız yaşında. Kan beynime sıçradı. Dışarı fırladım.
"O ne biçim konuşmak ulan!" dedim. "Sende utanmak yok mu?"
Birkaç gün önce sen milliyetçisin-ben milliyetçiyim diye sert tartışmalar yapmıştık. Anlaşamıyorduk zaten.
Önce şaşalar gibi oldu. Aşağıdan almak istedi.
"Sen de mi buradasın?" dedi. "Ömer Emmi'yi yevmiyeci çağırıyorum gelmiyor, işim var, diyor."
"Ee, işi varsa nasıl gelsin? Mecbur mu kendi işini bırakıp seninkine gelmeye? Keyfi misin adamın?"
"Keyif eşekte olur" dedi.
"Senin gibi eşeklerde değil mi? Defol oradan!" dedim.
Halamın kocası telaşlanmıştı.
"Aman yeğenim ne ediyorsun dur hele" diye yalvarıyordu.
"Bir şey yok emmi" dedim. "Yüz vermeyin bunlara. Yüz verdikçe adamın yüzünün derisini soyar bunlar. Şuna bak, zorla işe götürecek. Babası yerindeki adama küfür ediyor. Zorba mısın be? Bunu mu öğrendin okullarda?"
Ağanın oğlu bozulmuştu.
"Sen de karşı gelmeyi mi öğrendin?" dedi.
"Elbet karşı gelmeyi öğrendim. Haksızlığa karşı çıkmayı öğrendim. Anladın mı şimdi?"
"İyi. Komünist mektebinde bunu öğretirler zaten."
"Bunu öğrettiler evet. Var mı diyeceğin? Doğruyu söylediğim için bana komünist diyorsun. Haksızlığını yüzüne vurduğum için..."
"Çok dırlanma, pişman ederim!"
"Ne edeceksin ulan? İşte geliyorum, ne edeceksen et! Rezil seni..."
Fırladım, yanına vardım. Büsbütün şaşırdı. Ev halkı hep arkamdan koşuştular. Tam vuruşmak üzereyken bizi ayırdılar.
Halamın aklı çıkmıştı.
"Aman oğlum, sen ne ediyon?" dedi. "Ağa takımı bunlar. Ocağımızı söndürürler. Dünyayı başımıza zindan ederler... Ağalara böyle yapılır mı? Görülmüş şey mi?"
"Görün işte" dedim. "Böyle yapacaksınız. Sinmeyeceksiniz. Yılmayacaksınız. Kul olmayacaksınız. Hep birlikte böyle yaparsanız, bunlar uyuz ite döner."
211 syf.
·Beğendi·10/10
Pazar günlerini oldum olası sevemedim .. Pazar günleriyle beraber sevemediğim bir şey daha var ki o da matematik ..Lanet olsun matematiğe !! İşte bu iki sözcük koalisyon kuraraktan çocukluğumun kabusu oldu ilkokulda .. Pazar günü demek evde kılıç zoruyla yıkanıp, temiz ak pak yola çıkarılıp , Kaf Dağı'nda oturan kuzenimin evine matematik çalıştırılmak üzere zorunlu bir yolculuğa çıkarılmam demek .. Kaf Dağı dedimse cidden her iki anlamda da bu tanım onun oturduğu ve bulunduğu yerin tam anlamıyla karşılığı o dönemler benim için.. Kocası son derece hödük bir elektrik mühendisi ve kendisi de Odtü kimyayı 1 veya 2. likle falan bitirmiş tiplemeler .. Klasik elit tayfa işte ... O zamanlar anlam veremesem de evlerine geldiğimde beni diken üzerinde oturtuyorlar bundan kendilerinin haberleri olmasa dahi .. Rahat değilim orada ve sayılardan nefret ediyorum .. Bir türlü anlayamıyorum ne anlatırlarsa anlatsınlar ..Sözel ya da sayısal zeka denen kavram bilincimize hiç uğramamış .. Haberdar değiliz onlardan o dönem .. Dolayısıyla sürekli bir aşağılık kompleksi söz konusu bizim cenapta.. Bir de bunlara ek , bunların yan komşularının bir kızı var ki benle yaşıt .. Kolejde okuyan.. Köpekleri sevicem diyip zırt bırt geliyor eve .. İşbu kız benim yapamadığım soruları zart diye çözüp zurt diye cevabı söylüyor.. Hemi de kafadan hesaplayıp!!! İllet oluyorum ama yapacak bir şey yok..Onun işlemci İ7 , biz Commodore 64 kaset ortamlarındayız .. Kaset sarıp zaman geldiğinde oyun açmıyor , sürekli MAVİ EKRANA geçiyoruz .. Bu arada annem tembihlemiş hem onları hem beni .. Bırakıp kaçmam imkansız..Gitmeyim, sağda solda oynayayım desem uydudan tespit edip yokederler beni F-16 larla .. Bir de kolej kızı !! Eve bir giriyor , öyle bir hava ,öyle bir atmosfer oluşuyor ki arkadaş Şampiyonlar Ligi soundtracki çalıyor sanırsın .. Ahan da şu işte : https://www.youtube.com/watch?v=W3HyFjp1cLk

Üst baş desen o biçim .. Parfüm nedir bilmiyoruz tabii o zamanlar ama kızın odaya girişiyle ortalık leylak bahçelerine kesiyor .. Bir hoş , bir anlatılmaz güzel rahiya .. Çalan Şampiyonlar Ligi soundtracklerine müteakip koynumuza soktuğumuz 3 telli cura çok sesli ve "batı kaynaklı" müziğe büküyor boynunu sapından kırılıp... Üstümde ablamın yani kuzenimin eskitip bana verdiği ve göğsünde Ten Ten 'in olduğu , kolları epridiği için dirseklerime dek kıvırdığım yeşil Tiffany & Tomato kazak ve üzerinde sevgili Eyüp Sabri Tuncer 'in esintilerini barındıran limon bahçeleri .. Hepsi alev alıyor .. Komple yanıp kül oluyoruz o içeri girdikçe .. Zulüm anlatılır gibi değil .. Aslanı sırf parası var diye kolejde okuttukları fareye boğduruyorlar orada ! =)) Bir de tüm bunların üstüne eve rapor gidiyor !! Çalışmadan gelmiş falan diye !! Çapraz ateşe aldıkları Tuco ne etsin ?!?!?!?

Ben bunları size niye anlattım ? Ne ilgisi var bunların Köy Enstitüleri ile ? Ne ilgisi var tüm bunların Talip Apaydın ile ?

Kitabı okumaya başladığımda ömründe HİÇ AMA HİÇ çay içmemiş bir çocuk ve babasıyla köy kahvesine konuk oldum .. Güneşin alnında bir MEB müfettişinin çocuğun kendisine sorduğu dandik bir matematik problemiyle merhaba dedim kitaba .. Köy yerinde çentikten , tarladan kafasını kaldırmayan bu çocuk ne bilsindi havuz problem hesabını , ne bilsindi kendisi şu senede doğarsa kayinçosunun kardeşinin bilmem kaçıncı eşinden yapacağı 2. çocuğun bilmem kaç senesinde kaç yaşında olacağını .. Babası çok yoksul ama eğitimin yararının "kısmen " farkına varmış bir adam idi .. Ağaların tarlasında ortakçı olarak çalışan... İstiyordu ki oğlu da okusun, "EFENDİ" olsun beyaz yakası ile .. İmza atsın.. Kalem oynatsın .. HÖKÜMETİN adamı olsun .. Kurtarsın onu bu azaptan .. İşte her şey önlerindeydi! Bir problemin cevabı kadar uzaktı çocuğun geleceği.. Ama maalesef eğitim ve eğitim şartları eşit değildi .. Sordular soruyu ..Güneş tepesinde .. Yapamadı köy çocuğu .. Babası ricacı oldu müfettişe.. Bir de kızdı bir dolu çocuğa üstüne üstlük .. Araya adam soktu.. Ne yaptı etti , alttan girdi üstten çıktı .. 30 liraya çocuğu Köy Enstitülerine yazdırmayı başardı .. Başardı başarmasına ama 30 lira ne demek gariban çiftçi için ?!?!?! Tüm köyü dolandı , varı yoğu satayım dedi 20 lira ancak bulabildi .. Devlet bu bilader!! Para peşin kırmızı meşin!! Çocuk da usanmış köy yerinden .. Gel zaman git zaman haber gelmeyince, firar etti bir gün .. Gitti Ankara'ya... Sordu ! Kabul edildim mi diye ? Sen dediler 30 kaymeden haber ver !! Para büyük sorun tabii .. Parkinsona yakalanıp geldi gerisin geri genç yaşında korkudan ne olacak halim diye .. Kabul edilmişti Enstitüye ama gün geldi çattı !! 20 kaymeyle gitti oraya .. Kaydını yapacaklara 20 lirayı verdi ama o kısmı ne sen sor , NE BEN SÖYLİYEYİM !!! Taş olsa un ufak olur .. Gözünden yaş akar !

Buraya kadar anlattıklarım kitabın ilk 5 bilemedin 10 sayfası .. Sonra ne mi oldu ?

Üstünden paçavralarını aldıkları bu çocuğun eline mala verdiler ! Kürek verdiler ! Kazma verdiler! KİTAP VERDİLER ! Yatacak tertemiz yatak verdiler !! Enstitünün yakacağı elektrik için santral yaptırdılar .. İçine girip uyuyacağı binayı yaptırdılar .. Saldılar bozkıra tarlaları sürdürdüler taşı toprağı kayayı ayırtıp yiyeceği domatesi , bulguru , buğdayı ektirdiler .. O kitabı okuyorsun ama gel bakalım sahneye deyip Çehov sahnelettiler .. Unu buğdaydan öğütüp , domatesi salçaya cevirip , besledikleri hayvanlardan sütü yoğurda evirip tarhana kardırdılar .. Sade kitap okumakla kalmaz diyip , Türk halkının sorunları Türk edebiyatının asıl konusudur diyip Sabahattin Ali 'yi , henüz ünü Türkiye sınırlarında duyulmamış Yaşar Kemal ' i , tüm bunların başına batı dillerinden sorumlu öğretmen diyip Sabahattin Eyüboğlu 'nu getirdiler .. Fikren işledikleri bu cevherleri yazın tatil diyip ağaların inim inim inlettiği köylere gönderdiler .. Yoksul , 10 lira dahi bulamadığı için hicap duyan bu çocuğun eline önce mandolin sonra keman verdiler !! Burnumun direğini sızlattılar !!! Şu saydıklarımı şimdi çocuklarınıza eğitim diye verecek dandik kolejler sizden şimdi kaç lira isterler bir hesap edin ? Tüm bu saydıklarım devletin PARASIZ EĞİTİM POLİTİKASI idi .. Eğitim ve öğretimde eşitlik ilkesinin karşılığı idi .. Bu saydığım ideolojinin karşısında , sözümona komunizm şiarı ile bir set olmuş ve tüm bu değerleri baltalayan bilmem hangi KAHKÜLLÜ ırk severin bilmem hangi kitaplarını öneren şahıslar ve"POPİLİK" hesabında gözü olmayanlar şu kitabı bir kez olsun açıp okumuşlar mı ?

OKUYUN KARDEŞİM !! ÜLKECE YOZLUĞUN , GERİCİLİĞİN BİZİ NELERDEN MAHRUM BIRAKTIĞINI GÖRMEK İÇİN OKUYUN BU KİTABI !! Bir köy çocuğunun elinden tutulursa , eğitimde eşitlik olursa , eğitim parasız olursa neler olabilir diyorsanız OKUYUN !!
192 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Benim için çok kıymetli olan bu kitabın sayfasında bir inceleme göremeyince kolları sıvayıp birkaç satır eklemek zaruriyet oldu...

Kitabın benim için önemi, bende büyük bir hatırayı saklıyor olmasından kaynaklanıyor... Talip Apaydın, rahmetli annemin Öğretmen okulundan hocası... O yüzden ben Talip Apaydın ismi ile ve onun kitaplarıyla çok erken yaşta tanıştım...

Bu kitabını da ilk olarak orta okul yıllarında okumuşumdur yanlış hatırlamıyorsam. Yıllardır annemden bir hatıra olarak saklarım kitaplığımda... Geçen gün tekrar elime aldım, birkaç sayfa göz gezdireyim derken akşamına bitirdim yeniden bu güzel romanı...

Roman 1964 yılının Şubat ayında basılmış... Annem o yıllarda öğretmen okulunda genç bir öğretmen adayı... Aynı yıl kitabı alıp hocasına imzalatmış... Yani başka bir ifadeyle elimdeki kitap tam 55 yaşında... Sizin için bendeki o ilk baskının birkaç fotoğrafını çektim;

https://imgyukle.com/i/Vumv0S

https://imgyukle.com/i/VumKDs

https://imgyukle.com/i/VumUQt

İkinci görselde Talip Apaydın'ın kendi cümlelerinden kısa hayat hikayesini de okuyabilirsiniz...

İşte böyle bir hikayesi var Ortakçılar'ın benim hayatımda... Allah her ikisinin de mekanını cennet eylesin deyip bir kaç satır da kitap ve kitabın yazıldığı dönemle ilgili düşüncelerimi paylaşacağım sizinle...

Talip Apaydın'ın romanları, köy romanı olarak adlandırdığımız türde romanlar... Kendisi Cumhuriyet'in en değerli projelerinden biri olan Köy Enstitüsü mezunu. Fakir Baykurt, Mahmut Makal gibi Türk edebiyatına onlarca yazar yetiştirmiş bir ekolün içinden geliyor.

Tuco Herrera özellikle Fakir Baykurt incelemelerinde bu Köy Enstitüleri mevzusuna çokça değindi ve değerli bilgiler paylaştı. O yüzden ben o kısma fazla girmek istemiyorum. Ancak, kurulduğu günün üzerinden 80 yıl geçmesine rağmen eğitim dünyamızda hala bu derece nitelikli, verimli ve her anlamda donanımlı insan yetiştiren başka bir eğitim kurumunun gelmediğini üzülerek tekrardan dile getirmeden geçemeyeceğim...

Köy enstitüleri, sadece öğretmen yetiştirmekle kalmayan, bu öğretmenlerin mezun olduktan sonra görev alacakları köylerde hayata dokunan, toplumu eğiterek dönüştüren insanlar olmasını sağlayan ve böylelikle taşralarda aydınlık nesillerin tohumlarını atan nitelikte kurumlardı... Köy Enstitüsü'nde okuyan bir öğrenci, öğretmenlik mesleğinin gereği olan eğitimin yanında mutlaka bir müzik aleti çalmayı öğrenir (ki bu müzik aleti mandolindir), mütevazi bir yabancı dil eğitimi alır (İngilizce veya Fransızca), bunların da yanısıra köy yaşamında ona yardımcı olacak taş ustalığı, marangozluk, fırıncılık gibi başka bir zanaat daha öğrenir öyle mezun olurdu.

Velhasıl, bu ülkedeki her güzel şey gibi onun da önünü kesip yok ettiler maalesef... Aradan 80 yıl geçti, biz hala arap saçına dönen eğitim sistemimiz için bir çıkış yolu arıyoruz... Tıpkı 60'lı yıllarda yok ettiğimiz yerli otomobilimizin yerine 60 yıl sonra yenisini yapmaya çabalamamız gibi...

-------------------------

Her neyse, işte böyle bir dönemde yazılmış bu kitap da... Kitabın baş karakteri Sefer de mezun olmasına bir yıl kalan bir Köy Enstitüsü öğrencisi...

Yazın çeltik tarlasında ortakçı olarak çalışan yaşlı babasını görmek ve ona yardım etmek için köye gidiyor. Tarlaların sahibi olan Hilmi beyin eşi Melahat, Sefer'in çok uzaktan bir akrabası... Sefer'in annesi genç yaşta vefat ediyor ve Melahat hanım, ondan bana yadigar diyerekten bu ziyaretinde Sefer'i kendi evinde misafir etmek istiyor...

Sefer bu noktada ruhunu baskı altına alan bir ikilem yaşıyor. Bir yanda çeltik tarlasında çok zor şartlar altında çalışan babası, diğer yanda babasını bu zor şartlar altında çalıştıran Hilmi Beyin evi... Sefer tercihini babasından yana kullanmak istese de babası, ona kendi geleceği için 'beyin evinde' kalmasının daha doğru olacağını salık veriyor. Hatta baya ısrarcı oluyor bu konuda... Hal böyle olunca da Sefer'in yaşadığı ikilem ve ruh sıkışması roman boyunca artarak devam ediyor...

Daha fazla detaya girmeden bu şekilde özetleyip gerisini okura bırakıyorum...

Eğer köy romanı okumaktan keyif alıyorsanız, Ortakçılar'a sonuna kadar kefilim. Sefer'in yaşadığı ruh halleri, neredeyse aklınıza Peyami Safa'yı getirecek kadar ustalıkla anlatılıyor. Köylülerin 'ağa', 'bey' gibi emek sömürücülerine karşı öğrenilmiş çaresizlikleri; oğlu bir yıl sonra öğretmen olacak olmasına rağmen baba karakterinin hala geleceğini kurtarsın diye oğlunu beylerin, ağaların peşine takma sevdası; sahip oldukları, onları var eden toprakları küçümseyen ve her fırsatta her şeyi satıp İstanbul'a yerleşme veya yurt dışına gitme hayali kuran aklı havada bey oğulları ve bunun gibi köy yaşamının gerçeklerine dair daha pek çok ayrıntı romanın sayfalarını çevirdikçe ortaya çıkıyor ve okuru, günümüzde de benzerini yaşadığımız çok tanıdık bir atmosferin içine sürüklüyor...

-----------------------

Son bir konuya daha değinerek satırlarımı sonlandıracağım sevgili 1k dostlarım... Günümüzde maalesef artık köy romanları yazılmıyor... Yazılıyorsa da benim haberim yok. Köy romanından kastım köyde geçen roman değil sadece, köyü anlatan, köy gerçeğiyle yüzleştiren romanlardan bahsediyorum...

Artık köylerin hiçbir probleminin kalmadığını mı anlamalıyız bu işten? Belki Yaşar Kemallerin, Fakir Baykurtların, Talip Apaydınların yazdıkları köyler değişmiş, o köylerdeki beyler, ağalar gitmiş olabilir elbette... Ancak onların yerini yeni sorunlar, yeni ağalar, yeni beyler almadı mı?

Köylünün elindeki yerli tohumu zorla alıp yerine hybrid veya GDO'lu tohumları dayatan kravatlı beyleri yazmayacak mı hiçkimse? Ya da köyün deresinin dibine zorla yapılmak istenen elektrik ve nükleer enerji santrallerini hiç mi dile getirmeyecekler? Verimli tarım arazilerinde maden arayan, ormanları yok edip siyanür arayan Kanadalı ağaları da mı yazmayacaklar? 21. yy'da, 2 yaşındaki Muharrem'in cansız bedenini çuvala koyup yağan karın kapattığı köy yollarını aşmaya çalışan babanın hikayesi gerçekten de kimsenin ilgisini çekmiyor mu artık?

Çağdaş edebiyatımız köylerimizi neden bu kadar yok sayar, neden toprağın insanlarına bu kadar yabancılaşır anlamak çok güç gerçekten... İşe bu tarafından baktığımızda, kelle koltukta onca eser vermiş bu onurlu köy romancılarımıza olan saygım bir kat daha artıyor...

Artık köy deyince aklına 'organik kahvaltı'dan başka bir şey gelmeyen bir neslin ferdi olarak içine düştüğümüz bu durumdan utanmak da bizim boynumuzun borcu olsun...

Herkese keyifli okumalar dilerim...
246 syf.
·1 günde
Köy Enstitüleri hakkında okurken, araştırırken daima içimde bir hüzün bulunur bu konu hakkında duygusallık boyutum çok fazla ve içimden daima şunu geçiririm "Keşke Köy Enstitülü olsaydım" diye..

Ben Türkçe Öğretmenliği mezunuyum lakin okuduğum üniversitede verilen eğitimden dolayı utanıyorum dört yıl boyunca verilen eğitimde bir boşluktan öteye geçilemedi dört koca yıl bir tane öğretmenin bir okuma kitabı önerisini dahi hatırlamıyorum, sürekli kitap okuduğum için kendimi garip hissettiğim tek yer üniversite ortamı olmuştu biz Türkçe Öğretmenliği öğrencileriydik fakat elinde kitapla dolaşabilir seviyede olan kişi sayısı iki veya üçten ibaretti roman inceleme dersinde hayatında ders için okuduğu ilk romanı anlatanı mı istersiniz okumanın zaman kaybı olduğunu savunanı mı istersiniz her türlü gerici düşünceye sahip insan bulunmakla beraber ileriye doğru adım atan öğrenci sayısı neredeyse hiç yoktu. Ne bir münazara düzenledik, ne bir şiir dinletisi, ne bir röportaj yaptık, ne de alanımızla ilgili bir konferansa erişebildik. Baştan sona kadar eğitim sisteminin fiyaskosu içinde buldum kendimi. .

Talip Apaydın'ın şöyle bir sözü var " Dolu dolu geçirilmesi gereken yıllar gençlik yıllarıdır lakin biz bunun farkına çok sonradan varırız" diye evet kesinlikle öyleydi şuan geri dönüp bakınca boş geçen yıllar olduğunu görebilir haldeyim.

Köy Enstitüleri işte bu yüzden önemliydi. Cumhuriyet Tarihinin en büyük devrimci hareketi, en ilerici hamlesi; Enstitülü Öğretmenleri yetiştirme gayesi olmuştu. O kadar çok üzüldüm ki bu konu hakkında ve o kadar çok yoruldum ki bu kitabı okurken bu hamlenin önemini çok daha iyi anladım. Ülkenin kaderini birkaç tane devlet adamının gerici düşünceleri ve çok büyük kitlesel destekli yobazlık faaliyetleri nedeniyle değiştirildi Enstitüler. Hiçbir zaman bu yobazlığı yenemeyecek bizim ülkemiz onu kökten kazıyarak yok edecek en büyük silahımız olan eğitimli aydın kadın-erkek öğretmenler hamlemizi kendimiz yok ettik, bundan sonra da bu bozuk sistemin düzenleyeceğine olan inancım tamamen yok olmasa da çok ama çok azaldı.

İsmail Hakkı Tonguç ölmeden önce Talip Apaydın'la bir sohbetinde "kötü adamlar yüzünden ülkeye küsmeyin, ideallerinizi ve ülkülerinizi koruyun daima çalışın" demişti lakin o da biliyordu Köy Enstitülerini yok eden kötü zihniyet daima sürecek ve ona karşı verilecek savaş hiç de kolay olmayacaktı şuan dip noktadayız her yönden donanımlı aydın öğretmenlerimiz de tek tek yok oluyor yerine de başkası gelmiyor. Enstitülerin gayesi olan köy kalkınmaları yarım kaldı, özellikle kadınlar kaderlerine terk edildi. Talip Apaydın'ın dediği gibi bu ülke Enstitüleri kapatarak Anadolu kadınlarına yapılan en büyük darbeyi gerçekleştirdi. Yobazlğın girdabı içinde okulsuz kalıp yitip gitmelerine el birliği ile ve memnuniyet duyarak göz yumdular bütün o mahrum kalan Anadolulu köylü kadınların ahı var ve beni bu ülkede en çok üzen nokta da bu...
418 syf.
"Bastığın yerleri «toprak! » diyerek geçme, tanı! 
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı."

Köy Enstitüleri yazarlarından Talip Apaydın'ın kaleminden çıkmış insanı can evinden vuran bir eser.*

Kurtuluş Savaşı döneminde tek gâvurla savaşmayan; gâvura dalkavukluk yapmaya hazır insanlarla , ellerinde avuçlarında birşey kalmamış köylülerden padişahın vergi toplayan kan emici zaptiyeleriyle, vur fıkaranın sırtına diyen ağalarla savaşının öyküsünü yöresel şiveden yararlanılaraktan yazılmış kağıt kesiği gibi eser. ( Kağıt kesiği nasıl olur bilir misiniz ? Hızlı ve sonrasında kesilen yeri tutarsınız!)

Yani demem o ki kitabın kalınlığına aldanma akıcı ve gözünüzde karakterleri canlandırabilecek kadar da betimleyici bir şah-ı eser! Gözlerinizi dolduracak , bi alayı adama küfrü basacaksınız, o zamanda ne anne, ne baba , ne evlât olmak istemeyeceksiniz ve bizler için şu ahir dünyada gün yüzü görmekten vazgeçtik yeter ki VATAN SAĞ OLSUN ! diyenlere dua edeceksiniz.
Ruhu şâd olsun Başbuğ Atam'ın Çanakkale'deki aldığı zaferden sonra sindiremeyenlerin taa o zamandan kötülediğini okuyacaksınız.


Ruhu şâd olsun vatan uğruna can veren bütün atamın !
194 syf.
·8/10
"Coğrafya kaderdir!"

İbn-i Haldun'un çok yerinde bir tespiti. Kimse dünyaya geleceği bölgeyi ve ebeveynlerini seçemediğine göre, kişinin kaderinin çoğunu doğduğu coğrafya belirliyor. Merak ediyorum dünya nüfusunun yüzde kaçı doğduğu bölge harici bir inanca dahil olmuştur. Dinini özgür iradesiyle ve tamamen bilinçli olarak seçen veya reddeden kaç kişi tanıyorsunuz? Kişinin inancının yaşama biçiminin büyük bölümünü şekillendirdiğini ve kişiliklerin de toplumun kişiliğini oluşturduğunu düşünürsek bunlar çok önemli sorular haline geliyor.

Sarı traktör ellili yılların anadolu köyünü anlatan toplumcu/gerçekçi bir roman. Romanın yazım tarihi ve konusuna baktığımızda aklımıza gelen diğer bir yazar Fakir Baykurt gibi Talip Apaydın da köy enstitülerinin yurdumuza kazandırdığı aydınlardan birisi. ( Köy enstitüleri kuruluş, amaç ve işleyiş bakımından Anadolu insanını çok iyi bir konuma getirecekken, her iyi yenilikde olduğu gibi empeyalist güdümlü yobazlar tarafından kapattırılmıştır.) Yazarımız enstitü sonrası müzik eğitimi almış ve köyde keman çaldığı için yadırganmıştır.

Günümüzde, “köy”, “toplumsal gerçekçi”gibi terimleri duyan okuyucularda, dudak bükme ve beğenmeme haliyle karşılaşınca sadece gülümsüyorum. Civciv yumurtadan çıkmış, kabuğunu beğenmemiş. Efendim bu civciv Sartre okurmuş, varoluşcuymuş ve kendini ararmış da Türk yazarları sevemiyormuş. Yer altı edebiyatında küfür ve ahlaksızlıkları okurken insanın karanlık yerlerini bulmaya çalışıyormuş da Livaneli’yi cahil buluyormuş. Homeros’a taparken Yunus Emre’ye burun kıvırıyormuş. En modern yabancı müzikleri çok seviyormuş da Türk halk müziğine ve Türk Sanat müziğine katlanamıyormuş.... Vah, vah, vah... Biz toplum olarak modernleşmeyi hiçbir zaman beceremedik galiba. Hep birbirine karıştırmışız kavramları. Dedik ya coğrafya kaderdir diye. Şu yukardaki civciv, romanda anlatılan 1950 yılının Özeler köyünde olsaydı ne yapar neler düşünürdü acaba?...

Yazarlarımıza sahip çıkalım, okuyalım okutalım.
202 syf.
·9/10
Köy Enstitüleri, 17 Nisan 1940'ta TBMM'de geçen 3803 sayılı yasa ile açılan ve amacı, bilhassa köylüleri aydınlatmak olan bir kurumdu. Tek partili ve ikinci dünya savaşı olduğu dönemde de köyler üzerinde başarılı faaliyetler gerçekleştirmişlerdir. Nasıl ekim ekilir, nasıl marangozluk yapılır, nasıl inşaat yapılır gibi konularda gençler bilgilenmekteydiler. Bunda öncü isimleri saydığımızda İsmail Hakkı Tonguç ve Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel'di.

İkinci dünya savaşı bitmiş, haliyle tek parti dönemi de kapanmış oldu. Türkiye de haliyle çok partili döneme tekrar girdi. İlk olarak Nuri Demirağ'ın kurduğu "Milli Kalkınma Partisi" ortaya çıktı. Sonraki süreçte de Dörtlü Takrir ile birlikte 7 Ocak 1946'da "Demokrat Parti " ortaya çıktı. Yazarın da Köy Enstitüleri bitiren etken olarak gösterdiği dönemler 1946'da başlıyor.

Demokrat Parti kurulmadan önce "Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu" çıkmıştı. Bu da toprak ağalarının işine gelmeyen bir şeydi. Dolayısıyla ortaya "Demokrat Parti" çıktı. Demokrat Parti'nin iktidara gelmesiyle birlikte "gericilik" diye tanımlanan faaliyetler artmaya başladı. Hatta 5816 kanunun çıkması da Demokrat Parti ile başlar, bu da gericilik faaliyetlerinin sonucudur.

Demokrat Parti ile birlikte gericilik faaliyetleri artmaya başlasa da, köylünün yüzü gülmesi de, aslında bu dönemlerde başlar. Alınan tarım araçları, köylünün tarımsal faaliyetlerini arttırmıştır, tarım alanları da genişlemiştir. Sıkıntı şudur ki; tarımsal araçların Amerika'dan alınması zaman içerisinde oraya bağımlı hale gelmemize neden olacak ve aynı zamanda toprak ağası ile feodal yapı kendini göstermeye başlayacak, köylü ne yazık ki bu yüzden aydınlanmaktan uzaklaşmıştır.

Kitabe gelecek olursak; Talip Apaydın, kitabını neden yazdığını şu şekilde açıklıyor; "Bu kitabımı "Tonguç Baba"nın saygıdeğer anısına sunuyorum. Son görüşmemizde "Enstitü'ye nasıl girdiniz, nasıl okudunuz, bu duruma nasıl geldiniz, biriniz bunu anlatın" demişti. Geç de olsa, ben bu görevi yerine getiriyorum." Bunu 1960'ta, yani Köy Enstitülerinin kuruluşundan 20 yıl sonra yazıyor. Tam da 27 Mayıs'tan sonraki süreçte yazılıyor.

Kitaptaki bilgilerin çok değerli olduğunu, özellikle de Köy Enstitülerinin neden karalandığını görüyoruz. Sıkmadan, kendi anılarını başarılı bir şekilde sunuyor ve bunu da yaparken kronolojik şekilde gidiyor. Akademik kitap okumayı sıkılanlar, bu kitabı okuyup Köy Enstitüleri hakkında birtakım bilgilere sahip olabilirler.

Köylü üzerinden "komünizm" yapılmasının sebebi ise, o dönemlerde işçi sınıfının değil, köylü sınıfının olması. Yani üreten sınıf işçi sınıfı değil, köylü sınıfı. Köylü sınıfını uyandırmak da, "komünizm" olarak değerlendiriliyor, yani o şekilde kullanılıyor. İşçi sınıfı geliştiği, köylünün şehre indiği zaman ise, işçi sınıfı "komünizm" olarak değerlendirilmeye başlanacak.

Bu kitabı okumak, bir şeyleri farkında olmak açısından önemli aslında. İlköğretimin ne kadar değerli olduğunu, hatta bunu yazarın kendi hayatından izlerle görüyoruz. Ezberci zihniyet yerine, tartışmacı bir ortamın olması ile kendine nasıl şeyler kattığını anlatıyor yazar. Sahi bu ezberci zihniyet yerine, bir şeyleri öğrenmek adına bir şeylerin olması, ülkenin gelişmesini sağlamaz mı? Sağlar. Ezberci zihniyet dediğimiz şey, insanı para için yaşayan insanlara dönüştürüyor.

Yazar, Köy Enstitüleri sayesinde o kadar çok şeyin farkına varmış ki, matematik hesabı yapmakta zorlanan biri, günümüzde iz bırakan bir "toplumcu gerçekçi" yazar olabilmiş. Toplumun gerçeklerinden kaçmamak için, bir şeylerin farkında olmak için okunması gereken bir eser. Anılarını o kadar iyi yansıtmış ki, karşında konuşuyormuş hissine kapılmana neden oluyor ve bu da okumak için bir diğer neden.
341 syf.
·5 günde·9/10
1922 yılının eylül ayı başları. İstiklal savaşı zaferle sonuçlanmış. Yunan ordusu önde, Türk ordusu peşinde. Ege denizine doğru bir kovalamaca. Yer Uşak, tacım köyü. Yunan ordusu Ege denizine doğru kaçarken, bir yandan da köyleri ateşe vermekle meşgul. Köylünün elinde kalan son şey. Evleri. Yunan ordusunun ateşi altında yok oluyor. Geriye temelden başka bir şey kalmıyor.

Köyden, milli mücadeleye giden iki genç. Mahmut ve Haceli. Kim bilir kaç yıldır cephedeler. Dönüyorlar köylerine. Elde yok, avucta yok. Donemeyenler de var. Şehit düşenler. Eksik dönenler var. Gaziler. Bir ayağı eksik, bir kolu noksan. Savaşın çilesinden aklını yitirenler var.

Diğer yanda köyün imamı. Tüccarı. Namı diğer Hacı Nuri. Ve yancilari. Yunan subaylarını evlerinde ağırlayan, yedirip içiren, afedersiniz karı oynatan. Kendi koylulerini hancerleyen şerefsizler var bir de. Hani padişahın misafirleri vardı ya, Hah işte, onlara hizmet edenler.

Bu roman, Talip Apaydın 'in üçlemesinin son ayağı. Toz Duman İçinde , Vatan Dediler - II ve üçüncü kitap Köylüler . Ben bu kitabı sahafta bulunca atlamistim balıklama. Ama korkmayın, bağımsız da okunabilir.

Talip Apaydın, bir köy enstitülu. Fakir Baykurt gibi. Mahmut Makal gibi. Dolayısıyla, köylüyü, sorunlarını, onlara karşı olanları onlardan kimse daha iyi bilemez.

Şunu belirtmek isterim son olarak. Ulu önder, Mustafa Kemal Atatürk devrimleri gerçekleştirmede gerçekten yalnız kalmış. Hani diyorlar ya herkes itaat etti diye. Yok öyle değil o işler. Özellikle kırsalda. Sürekli bir ayak direme, zor koyma, kendi bildiğini okuma.

Kısacası ibret veren bir roman. Tarihimizi bilme adına önemli.
72 syf.
·1 günde
"Bu köyde çok üzüleceğim ben, biliyorum. Büyük güçlüklerle karşılaşacağım. İki yol var, ya bırakıp kaçmak. Terketmek buraları, yılmak, ya da her şeye katlanmak. Çarpışmak, gücümce bir şeyler yapmak. Bu insanlara yardım etmek. Birinci yolu kim seçer? Zayıflar, kendine güvenmeyenler. Halkı sevmeyenler. Ben böyle miyim? Kabul edebilir miyim bunu? (Düşünür cevap arar.) Hayır! Ben zayıf değilim ben halkımı seviyorum. Ben köyden kaçmayacağım. Çalışacağım buralarda, gücümce bir şeyler yapacağım. Köyden herkes kaçmış. Kimse gelip doğru dürüst çalışmamış buralarda. Bu köyler onun için böyle geri kalmış. Bir öğretmenimin dediği gibi, "Memleketseverlik nutuk çekmekle olmaz, çalışmakla olur, emek vermekle olur." Ben bunun için okudum. Bunları düşündüm hep. Zorlukları görüp yılmak yok... Gerilikle savaşacağım..."

"Bir öğretmenimin dediği gibi" o öğretmen kimdir? O Köy Enstitüsü ile devrim yaratan bir eğitim dehası olan İsmail Hakkı Tonguç'tur 1950'li yıllar... Enstitüler kapatılmıştır. Hasan Ali Yücel çoktan istifa etmiş, İsmail Hakkı Tonguç görevine son verilmiştir. Ülkemizde Cumhuriyetin kuruluşundan sonra gurur duyacağımız en büyük girişimlerden biri olan Köy Enstitüleri bir bir kapatılmıştır. Yanlış hatırlamıyorsam Mehmet Başaran birkaç arkadaşı ile İsmail Hakkı Tonguç'u ziyaret eder. Mezun olup Anadolu'nun farklı yerlerinde öğretmenlik yapan bu gençler gelecekle ilgili kaygılarını, Köy Enstitülerinin uğradığı haksızlıkları dile getirirken İsmail Hakkı Tonguç onlara "Siz ne olursa olsun ülkünüzden vaz geçmeyin. Bu memleket için hep çalışın. Köy Enstitülerini anlatın. Bizi anlatın" der. İşte Köy Enstitüleri mezunu yazarlar arka arkaya eserler vermeye başlar. Hem Enstitüleri hem de içinden çıktıkları köy hayatını aktarırlar dizelerine... Biz de hâlâ İsmail Hakkı Tonguç'un yaktığı meşalenin aydınlattığı insanları okuyor ve hâlâ onları arıyoruz..

Bu kitap Talip Apaydın'ın ilk tiyatro metnidir. Enstitülü yazarlar:
#58587922
Çok yönlü eserler vermişlerdir. Ağırlıklı olarak Roman, öykü, deneme olsa da tiyatro metinleri de mevcuttur. Bu kitabı internetten bir sahaftan getirttim ben. Az önce baktım da sahaflarda satışta olan 34 tane "Bir Yol" kitabı var sadece.


https://imgyukle.com/i/yiNFNP kitabı elli yıl önce satın almış olan bir vatandaş bu satırları yazmış. Betiğin değeri onu saklamakla değil, dilini çözmek onu tanımakla anlaşılır diye yazmaktadır. Ne kadar da güzel bir söylem. Betik: yazılı olan şey anlamına gelir. İstediğimiz kadar kitabı alalım dilini çözüp anlaşılır kılamadıktan sonra ne işe yarayacaktır?

Bu kitapta Apaydın idealist bir öğretmenin köy hayatının içindeki mücadelesini aktarıyor. Gericilik, cahillikle mücadele için bir yol arıyor. O yolu benimsetmeye, o yol ile köyde yaşayan insanları kurtarmayı denemektedir. 1960'lı yıllarda eğitim sisteminin sorunlarından başlıcaları şunlardır: Öğretmen ve okul eksikliği. O yıllarda yazılan köy romanlarının hepsinde bunu görürsünüz. Şuan ise eğitim sisteminin bu eksikleri ortadan kalkmıştır. İstemediğiniz kadar öğretmen ve istemediğiniz kadar okul var. Nicel olarak o kadar arttık ki niteliği bulamayacak kadar meşgulüz. Dersliklere çarpıyoruz. Yürürken öğretmenlere takılıp düşüyoruz. En büyük sorunumuz bu şuan. Sayılar ve betonarme yapılar. 81 ilde üniversite var. 81 ilin tüm köylerine okullar açıldı. Ama 81 ildeki üniversiteelerin hiçbiri Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü mezunu öğretmenlere yetişecek nitelikte bir öğretmen yetiştiremiyor. İçi boşalan eğitim politikaları değerlerden yoksun bir oyalama taktiği takınmış gitmektedir. O yüzden Köy Enstitülerini araştırın, okuyun diye yazıyorum. Özellikle eğitimcilerin kıyas yapabilir hale gelmesi için şiddetle bu kitapların bazılarını okumaları gerekmektedir. #60327475

Dün Ahmet Cemal'in Lanetlenmiş Ağustosböcekleri kitabında geçen bir bölümü ileti olarak paylaşmıştım. Köy Enstitülerine değinmişken yeniden paylaşayım o metni ki o kadar haklı bir tespit yapmış ki yazar..

"Eğitim Fakültesinde, adı "Türk Eğitim Tarihi" olan bir ders olsun, ama bu derste öğrencilere Köy Enstitülerinin, Halkevleri'nin, Tercüme Bürosu'nun adı bile edilmesin; başka deyişle, cumhuriyetin ilanından hemen sonra başlayan Türk Aydınlanması'nın temel taşları suskunlukla geçilsin - Mustafa Kemal'in aydınlığından alınan öç, Cumhuriyet gençliğinin eşsiz bir cehalet uçurumuna itilmesiyle sonuçlanmıştır."

Kitap boyunca gerici kitlenin lideri olan Şeyh'in öğretmene karşı saldırılarını okuyacağız. Komünist diye dalgalanmasını, dinsiz diye tanımlanmasını en önemlisi de öğretmenle takılan köylülerin de dinden çıkacağı gibi söylemelerini okuyacağız. Bu tarz insanların sıkışınca dini kendilerine alet etmesi halı hazırda devam eden bir gelenektir. Bu sabah yine Ahmet Cemal'in Şeref Bey Artık Burada Yaşamıyor kitabında Laiklik konulu bir denemesinde okuduğum bir bölüme değineceğim. Aydın insanların verdikleri kavga aynıdır. O yüzden Ahmet Cemal ve Enstitülüleri birçok konuda aynı paydada buluşturabilirim ki hepsi çok değerlidir benim için.

"1950'den günümüze uzanan dönem ise, din adına gittikçe büyüyen yalanların söylendiği, dinin insan ile Tanrısı arasındaki kutsal bir ilişki olmaktan çıkarılıp siyasette geçerli akçeye dönüştürüldüğü, din ve inanç özgürlüğünün adının ve kapsamının değiştirilip bunların yerine sık sık en koyu bir din istibdadının yürürlüğe konulmaya çalışıldığı, sonunda işin sözde din adına insanların diri diri yakılmasına kadar vardırıldığı, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin çatısı altında, din adına yapılmak istenen değişikliğin "kansız mı, yoksa kanlı mı" olacağı sorusunun sorulabildiği dönemdir."

Din istismarı olan ülke geri kalmış bir ülkedir. Bizim ülkemizde de din istismarı vardır. İlk başladığı yerlerden biridir köy. Çünkü o insanlar efsaneler dönemini kent insanına göre çok daha sonra aşabilmektedir. Köy edebiyatı eserlerinin çoğu bu efsaneler dönemini nasıl bitirebilriz üzerine kafa yoran eserlerdir.

Beşeri Coğrafya Profesörü Daniel Dorling şöyle bir tanım yapar. "İnsanlar coğrafi olarak polarize oldukça, birbirlerini daha az tanıyıp daha çok kuruntu yapıyorlar."

Gününüz Türkiyesi için çok geçerli bir tanımdır bu. Köyde yaşayan insanlar Kentte yaşayan insanların (sözde olan) medeniyet seviyelerini çok yüksekte sanmaktadır. Kentte yaşayan insanlar ise o yüksek medeniyetinin "sözde" aşağılanmaması için köyden "organik" üretimlerini almak dışında uzak durmaya çalışırlar. Sonra bu ikisinin karışımı bir tür çıkar ortaya nereye ait olacağını bilemeyen ikisinin de tadına varıp bu karmaşada kaybolan insan türü. Köylüyü tanımadan oralarda yaşayan kadınların çocukların siyasi ve dini mekanizmalar yüzünden maruz kaldıkları sistematik baskıyı hissetmeden bu cehaletin kaynağını tabii ki bilemez insan apartman dairelerinde kapıları kilitleyip perdeleri çekerek yabancılaşmıyor insan. "Vatanseverlik" kelimesinin değersizleştirilmesi ile yabancılaşıyor. Kent yalnızları derin bunalımlarından sıyrılıp kafalarını kaldırıp bakabilseler şayet Anadolu insanının boğazına sarılan dört kollu cehaleti görebilir ve her gün sayısız kurban verilen bu mekanizmayı parçalamak adına görüşler ileri sürebilirdi. Ama hepimiz halimizden memnunuz. En büyük sorunlar bizim. En büyük uğraş alanları bizim en yüksek akademik seviye bizim olsun. Sonra da laf dönüp dolaşıp "coğrafya kaderdir." Sözüne gelsin. Bu kadarla yetiniyoruz.

Bu kadarla yetinmeyen insanlar vardı eskiden. Coğrafya kaderdir cümlesinin içinden doğup filizlenen insanlar... Lakin o insanları da engellediler. Tıpkı Mahmut Makal'ın Bozkırdaki Kıvılcım eserinde konuşan Pazarören Köy enstitüsü mezunu
İsa Sarıaslan'ın anlattığı nedenler yüzünden engellediler:

"Bak Makal, beni dinliyorsun, sıkılma, biraz daha dinle: Biz köylü çocuklarının kıskanılmasını iki noktada topluyorum ben: Ağaların çıkar kapılarını değiştirip yoksul ve geri kalmış köylümüze geçitler tanımış olmak. Öteki de, yaşam boyu toprağa basan ayakların, kaldırım taşları çiğneyenler karşısında görülüp sözü geçen, yol gösteren ve eğiten-öğreten olarak birdenbire belirmiş olmalarıdır.... Saygılı ve alçakgönüllü, masum oluşumuz, kent ağalarınca da sömürülmüştür. Bizi hep, boynu bükük, eyvallahçı, sanki hiçbir şeyden anlamayan bir kitle olarak görmek istemişlerdir. Bir 'arkeolog' olarak ortaya çıkan Tonguç Baba, toprağın altını üstüne getirdi ve orada yatan cevheri çıkardı.. akıllar durdu, gözler kamaştı. Bu kamaşmadan birçok göz bozuldu. Perişan oldular, düşünceye daldılar: Bu ışığı yok etmenin yollarını aradılar. Bunu başardılar da. Yalnız, açıkça ve gerçekçi, haklı bir savaşımın sonucu olarak değil, oyunla ve haksız suçlamalarla yaptılar bunu."

(İsa Sarıaslan, Pazarören Köy Enstitüsü,1945 Mezunu)
211 syf.
·9 günde·8/10
çalışmanın, üretmenin ve bunlardan keyif almanın güzelliğini, köylü halkın bilinçlendirilmesi mücadelesini ve bu mücadeleyle çıkarları ters düşen gerici, sözde yurtseverlerin hikayesini anlatan basit ama vurucu bir kitap.

çok zorlu şartlarda, savaş ekonomisinde, binbir emekle sıfırdan kurulup, tam mezun verme aşamasındayken birilerinin tekerine çomak soktuğu için kapatılan köy enstitülerinin hazin hikayesi, süreci baştan sona yaşayan bir köylü çocuğunun ağzından anlatılmış. kitabı okurken, bu rüya gerçek olsaydı, ne kadar ileride olurduk diye düşünmeden yapamıyorsunuz.

köy enstitüleri projesi gericiler tarafından engellenmeyip, yurt sathında hayata geçirilebilmiş olsaydı, bugün gelişmişlik bazında kim bilir hangi seviyede olacaktık?
56 syf.
·2 günde·8/10
Eser, Talip Apaydın'ın çocuklar için yazdığı öykülerden oluşuyor. Diğer eserlerinde olduğu gibi bu eserde de köy ve köylüyü anlatıyor. Çocuklara çalışmayı, üretmeyi ve doğa sevgisini aşılayacak, köy enstitüsü mezunu bir öğretmenin duyarlılığı, toplumcu bir yazarın hassasiyeti, çocuklar için iyi şeyler yapmayı düşünen bir insanın sevgisiyle yazılmış güzel öyküler. İlköğretimdeki arkadaşlar okuyabilir, okumayı henüz bilmeyen arkadaşlar da masal niyetine dinleyebilir. İyi okumalar...

Yazarın biyografisi

Adı:
Talip Apaydın
Unvan:
Yazar, Şair
Doğum:
Ankara, 1926
Ölüm:
Altındağ, 28 Eylül 2014
Polatlı’ya bağlı Ömerler Köyü’nde doğdu. İlk eğitimini Beypazarı’nda yaptı. Daha sonra Çifteler Köy Enstitüsü (1943) ve Gazi Eğitim Enstitü­sü Müzik Bölümü’nü bitirdi. Çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı.
Günümüz yazarlarındandır. İlk şiir ve hikâyelerini Köy Enstitüleri Dergisi’nde yayınladı (1945-1946). 1948-1950 yıl­ları arasında Yücel, Varlık, Edebiyat Dünyası, Fikirler, İme­ce, Yeni Ufuklar vs. gibi dergilerde çıkan hikâyelerinden sonra romancılığa başladı. Eserlerinin hemen hemen hep­sinde vaktiyle Köy Enstitüleri’nde benimsetilmiş köy anla­yışına uygun klişe anlayışı işier. Bu kitaplarda köy daima sefil ve sömürülmüştür. Köylü câhildir, hurafelere inanır. Müsbet hiçbir davranışları yoktur. Bu toplumda tak iyi in­san köy öğretmenidir. Öğretmen, köylüyü eğiterek modern ve taık hâle getirmeye uğraşır. Eserlerinde Yaşar Kemâl, Kemâl Tahirve Orhan Kemâl’in etkisi görülür.
Şiir kitabı: Susuzluk (1956).
Hikâye kitapları:
1. Ateş Dü­şünce (1967), 2. öte Yandaki Cennet (1972), 3. Koca Taş (1974), 4.0 Güzel İnsanlar (Çocuklar için hikâyeler, 1978), 5. Yolun Kıyısındaki Adam (1979), 6. Duvar Yazılan (1981), 7. Kökten Ankaralı (1981), 8. Yangın (Çocuklar için, 1981).
Ro­manları:
1. Sarı Traktör (1958), 2. Yarbükü (1959), 3. Emmtog-lu (1961), 4. Ortakçılar (1964, 1974), 5. Ferhat ile şirin (Halk için roman, 1965), 6. Toprağa Basınca (Çocuklar İçin, 1966), 7. Define (1972), 8. Yo* Duvar (1973), 9. Toz Duman İçinde (1974), 10. Tütün Yorgunu (1975), 11. Kente İndi Idris (1981), 12. Vatan Dediler (1981).
Hâtıraları:
1. Bozkırdaki Günler (1952), 2. Karanlığın Kuvveti (1967J.
Tiyatro eseri: Bir Yol (1966).
Radyo oyunu: 1. Yapılar Yapılırken, 2. Otobüs Yarışı (Basılmadı).

Yazar istatistikleri

  • 60 okur beğendi.
  • 416 okur okudu.
  • 10 okur okuyor.
  • 436 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.