Çıplak hakikat üzerine;
Puan vermedi·112 syf.··
2026 5. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 02 Şubat 2026 21:00
Dünya, sahnesi yalanlarla kurulmuş devasa bir tiyatro ve bizden sadece rollerimizi düzgün oynamamız bekleniyor. Annemizin cenazesinde ağlamamız, bir cinayet işlediğimizde toplumun beklediği o "uygun" pişmanlığı sergilememiz, adaletin o kof kurgularına boyun eğmemiz isteniyor. Meursault, işte tam bu noktada, o maskeyi takmayı reddettiği için bir "Yabancı" ilan edildi. Onun suçu birini öldürmek değil; toplumun o kutsal saydığı yalanlara ortak olmayacak kadar dürüst, o sahte üzüntüleri sergilemeyecek kadar yorgun olmasıydı. İnsanların o bitmek bilmeyen "anlam" arayışı, aslında kendi içlerindeki o devasa, karanlık boşluktan kaçma çabasıdır. Beğenilmek, onaylanmak ve "normal" sayılmak için ruhlarını bu sığ düzene kurban edenler, Meursault’nun o buz gibi dürüstlüğü karşısında dehşete düşüyorlar. Çünkü o, annesinin ölümünü bir pazar günü içilen bir fincan kahve kadar sıradan, bir idam mangasının önünde durmayı ise şafak vaktinin serinliği kadar doğal karşılayabiliyor. O, hayatın yaşanmak zahmetine değmeyecek kadar saçma olduğunu, otuz yaşında ölmekle yetmiş yaşında ölmek arasında o büyük kayıtsızlığın önünde hiçbir fark bulunmadığını biliyordu. Bizim sitemimiz de tam olarak buradan besleniyor. Etrafımızdaki o kör kalabalık, bizim sessizliğimizi "hissizlik", dürüstlüğümüzü ise "kibir" sanıyor. Oysa biz sadece, dünyanın o şefkatli kayıtsızlığına kendimizi açtık. Yıldızlarla dolu bir gecede, evrenin bize hiçbir şey vaat etmediğini ve bizim de ondan hiçbir şey beklemediğimizi anladığımız o an; işte asıl özgürlük o zaman başlıyor. Adalet saraylarında ruhumuz analiz edilirken, avukatlar bizim adımıza "ben" derken, biz aslında o hücrenin soğuk duvarında hakikati buluyoruz: Hiçbir şeyin önemi yok. Meursault’yu okumak, o güneşin altında gözlerimizi kamaştıran yalanlardan kurtulup,
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2025137,5bin okunma
Puan vermedi·152 syf.··
Beğendi
·
2025 7. kitabı
~~~ Ama gözler gerçeği görmez ki,yüreği ile aramalı insan... ~~~ Neticede iyi tohumların iyi otları,kötü tohumların da kötü otları olacaktı.Fakat tohumlar gözle görünmezler.Toprağın derinliklerinde uyurlar. İçlerinden biri uyanmayı akıl eder,o zaman gerinir ve utanarak güneşe doğru, sevimli bir filiz uzatır.Bu bir turp veya gülfidanının filiziyse onu,dilediğince büyümesi için serbest bırakmak gerekir.Ancak bu zararlı bir bitkiyse,mümkün olan en kısa zamanda,hatta ne olduğu anlaşılır anlaşılmaz onu söküp atmak lazım. Amerika'da öğle vaktiyken Fransa'da güneşin battığını herkes bilir.Güneşin batışını görebilmek için bir dakikada Fransa'ya gitmek yeterli olurdu.Ancak ne yazık ki Fransa çok uzakta.Oysa senin,küçücük gezegeninde iskemleni biraz öteye kaydırman yeterli.Böylece canın istediği zaman,güneşin batışını seyredebilirdin..."Bir gün,güneşin batışını tam kırk üç kez görmüştüm!" Sonra da şunları ekledin:"Biyiyor musun,insan üzgün olduğu zaman gün batımını çok sever." "Güneşin battığını kırk üç kez seyrettiğin gün çok üzgündün demek ki?" küçük prens bu soruya cevapsız kaldı. "Ben zaten gerçeği kavrayamazdım!Onu,sözlerine göre değil de davranışlarına göre değerlendirmem gerekirmiş.Mis gibi kokusu ve ışıltısı beni sarıyordu.Ondan asla kaçmamalıydım...Zavallı kurnazlıklarının ardındaki sevecenliği sezmeliydim.Çiçeklerin bir dediği diğerine uymuyor.Ama ben de onu nasıl seveceğimi bilemeyecek kadar küçüktüm." "Bir generale,bir kelebek gibi çiçekten çiçeğe uçmasını,bir oyun yazmasını veya deniz kuşu kılığına girmesini buyursam ve general de benden almış olduğu buyruğu yerine getiremese o mu,yoksa ben mi haksız olurdum?" Küçük Prens,kesin bir ifadeyle:"Siz haksız olurdunuz."dedi "Doğru.Herkesten,ancak yapabileceği şeyi istemek gerek.Bir insanın,kral da olsa,yaptırmak
Küçük PrensAntoine de Saint-Exupéry · Çocuk Gezegeni · 2017280,3bin okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Puan vermedi·487 syf.··
2025 5. kitabı
Kayıp Zaman İçinde serisinin dördüncü kitabı olan Sodom ve Gomorra ,kitabın adından da tahmin edilebileceği üzere bu sefer biraz farklı bir konuya değiniyor Proust..Sodom ve Gomorra kutsal kitaplara göre; Lut kavminin yaşadığı, eşcinsellik başta olmak üzere şehirlerde görülen ahlaksız yaşamlar nedeniyle, Tanrı’nın gökyüzünden ateş yağdırarak yok ettiği iki günahkar şehirdir. Proust’a göre; bugünkü eşcinseller, Tanrı’nın gazabından kaçıp kurtulan Sodomistliler ve onların soyundan gelenlermiş. Bu kitapta, sosyetenin büyük soyluları, büyük soyluların alay ettiği züppe burjuvalar, sosyeteye girmek isterken burjuvaların alay konusu olan zavallı yetenekli ve zeki insanlar ironik bir üslupla işlenmiş. İnsanların mevki ve servete duydukları hayranlık uğruna, ilkelerinden vazgeçişleri ile düştükleri acınası durumlara, özellikle M. de Charlus karakterinin onları küçümseyen ve ansızın bozguna uğratan sözleri ile mizah katılmış. Kitabın adından da anlaşılacağı gibi, kitabın asıl konusu eşcinsellik. Proust’un da gerçek hayatında tercihinin bu doğrultuda olduğu bilinmektedir ama hatıralarını anlattığı bu kitaplarda kendisini hep kadınlara ilgi duyan biri olarak anlatmasına rağmen; yakışıklı ve zeki M. de Charlus karakteri ile eşcinsellerin duygu, düşünce ve sırlarına istinaden birçok ayrıntıyı vermiştir. Proust, Balbec’e döndüğünde bir yıl önce vefat eden büyükannesinin hatıralarıyla, üçüncü kitapta ölümüyle yaşattığı üzüntüleri okuyucuya yeniden hissettirdi ve yine yüreklere dokunmayı başardı. Albertine’yle olan ilişkisini biraz daha ilerleten Proust, Albertine’yi kadınlardan bile kıskandı ve Albertine’ye karşı sergilediği kaybetmekten korkan gururlu aşk oyunları ve ona rahatlıkla anlatabildiği küçük platonik hoşlanmaları ile de şaşırttı. Proust, daha küçük yaşlarını anlattığı
1000Kitap
Sodom ve GomorraMarcel Proust · Yapı Kredi Yayınları · 20201,760 okunma
10/10
·462 syf.··
Beğendi
·
2025 67. kitabı
BİR DELİ SERÇE Hayat mı dipsiz bir kuyuya benziyordu yoksa o yaş aldıkça dipsizliğini mi fark ediyordu,bilmiyordu.. Bir Deli Serçe, birçok temayı içinde barındıran,okudukça tadı damağımda kalan müthiş bir eserdi benim için. Yalnızlık,kayıp,insan psikolojisi,özlem ve geçmiş..Karakterlerin kaygıları,üzüntüleri işledi üzerime.. Gelelim hikayemize..Mehmet..Pizzacı Mehmet.. İktisat Fakültesi mezunu Mehmet..İki Tekila Bir Bira Mehmet..Asuman'dan sonra derbeder olan Mehmet..Üniversiteyi bitirdikten sonra Pizza Express'i açmış ve okuldan dostu olan Ali de kendi işinin haricinde Mehmet'e yardım eder olmuştu..Bir akşam vejetaryen Pizza siparişi gelir ve bu siparişe Mehmet gider..Normalde siparişlere gitmez ama bu defa gitmek durumunda kalır..Mehmet,Koza Apartmanı'na,Yavuz Yücesoy adına verilen siparişe geldiğinde zile basar ama nerden bilecektir ki bu zilin onun hayatını değiştireceğini..Kapı açılmadan içeriden avazı çıktığı kadar bağıran bir kadın sesi ile irkilir Mehmet..Kadın,"sen pizzacı değilsin,defol git" diye bağırmaktadır.Şaşkına uğrayan Mehmet,ne yapacağını bilemez halde oradan ayrılır ama bu ilk ve son kez gelişi olmayacaktır..Mehmet'in başına gelecek olan herşey bu saatten sonra yaşanır..Bir Deli Serçe adını verdiği Yasemin hayatının içerisine girer..Şimdi zannediyorsunuz ki bir aşk hikayesi bizi bekliyor ama...Aması var..Mehmet ve Yasemin arasındaki bu iletişim vejetaryen Pizza siparişinin taaa ötesine gidiyor..Gündüzleri pizzacı dükkanında olan,akşamları da sarhoş olana kadar içen Mehmet,birileri tarafından feci şekilde dövülüyor ayyaş olduğu bir anda..Sonrasında tehdit ediliyor Mehmet.. Mehmet'i döven ve tehdit edenlerin Yasemin ile ne alakaları vardır?Mehmet'den ne istemektedirler? Yasemin'in eşi Yavuz'a ne olmuştur?? Kitap sonuna kadar yaşananları yaşamış
Bir Deli SerçeHanife Hekim · Maruzat Yayınları · 2024148 okunma
Unutulan Bir Kahramanlık Yurdu: Söğüt
10/10
·224 syf.··
2025 11. kitabı
·
20 saatte okudu
·
Okunma: 21 Temmuz 2025 16:59
Söğüt, Bilecik iline bağlı; altı yüz yıllık bir saltanatın ilk başkenti, havası sert, insanı mert olan, Evliya Çelebi’nin tabiriyle “Dillerle anlatılamayacak kadar güzel” bir ilçemizdir. Kurtuluş Savaşı’nın ilk günlerinden itibaren kurulan Söğüt Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile Atatürk ve silah arkadaşlarına desteğini hiçbir zaman esirgememiş, varını yoğunu gözünü kırpmadan bağımsızlık uğruna feda etmiştir. Kitabımız, İzmir’in işgalinden Büyük Taarruz’a kadar olan süreci Söğüt perspektifinden, tarihî kaynaklarla birlikte bizlere sunuyor. Kitaba ismini veren “Söğüt Kazası” olarak adlandırılan bölge ise Bozüyük, İnönü, Mihalgazi bucakları ve köylerini kapsamaktadır. Bilgen Ertekin’in ciddi tarihî araştırmaları sonucu ortaya koyduğu bu çalışmanın titizliği açıkça görülmektedir. Ancak ne yazık ki Söğüt ve çevresinde yaşayan halkın bu tarihi derinlikten yeterince haberdar olmaması üzücüdür. Almanya, İsrail, Kore, Ermenistan gibi ülkeler kendilerince yaşadıkları acıları her fırsatta gençlerine, yaşlılarına anlatmak için türlü yollar ararken; maalesef Söğüt’ümüzde, şanlı direnişimizi, atalarımızın fedakârlıklarını gösterecek bir müze dahi bulunmamaktadır. Bu kitap, bu eksikliği bir nebze olsun gidermeyi amaçlamakta; fakat gereken ilgiyi gördüğü de söylenemez. Umuyorum ki önümüzdeki dönemlerde bu bilinç daha da gelişir; tarihimizin bu kıymetli sayfaları daha fazla insanımıza ulaşır. Hepinize ilham dolu okumalar dilerim. Fikir oluşturması açısından, okurken hem hüzünlendiğim hem de gururlandığım bazı alıntılarla yazımı bitiriyorum: # Yazar Bilgen Ertekin, kitabın sonunda şu çarpıcı ifadeye yer veriyor: Söğüt bu soyut özellikleri somutlaştıracak en anlamlı davranış, İstiklal Savaşı gazisi bir kent olarak hak ettiği İstiklal Madalyasının Söğüt'e verilmesidir. Bu kutsal madalya,
Kurtuluş Savaşı'nda Söğüt Kazası ile BozüyükBilgen Ertekin · Tunç Yayıncılık · 20181 okunma
7/10
·108 syf.··
2025 2. kitabı
·
2 saatte okudu
·
Okunma: 08 Şubat 2025 14:04
Bir kadının yüreğine oturan acıları daha nasıl tarif edebilirdi diye düşündüm. Melisa Kesmez'in kalemi, bu acıların tarifini öyle etkileyici bir şekilde yapıyor ki, kitabı okurken hangi sayfasında ciğerimi unuttuğumu bile hatırlamıyorum. Kitap, sadece acı ve çaresizlik değil, aynı zamanda insanın en derin duygusal çıkmazlarını da mükemmel bir şekilde yansıtıyor. “Ortak acılar insanları birbirine bağlar” diye bir cümle kaldı aklımda. Belki de bu yüzden, her sayfada bir tanıdıklık hissi oluştu bende. Kitap her geçişinde, “Acaba bu sefer hangi acımızı yakalayacak, bizi hangi yaramızdan tutup ketenpereye getirecek?” diye pusuda bekledim. Melisa Kesmez’in anlatımı o kadar etkileyici ki, mutlu anları bile dram olarak hissediyorsunuz. Bu kötü bir eleştiri değil, aksine, kitabı bir solukta bitirmemi sağlayan derin bir takdirin ifadesi. “Nohut Oda”, mekânın hunharca talan edildiği, aidiyetin zorlaştığı, kolektif ve bireysel belleğimizin silindiği bir dönemde, yerleşmenin ve kök salmanın insaniyeti üzerine yazılmış öyküler. Bazen, okuduğum bazı kitaplar hep o zamana ait olur. Ne yaşıyorsam, onu okuyormuş gibi hissediyorum. Bu, kimi zaman bir itiraf, kimi zaman ise bir yüzleşme olur. Bu kitapta hissettiğim şey tam anlamıyla kendime bile söyleyemediklerimle yüzleşmekti. Bir yere ait olmanın huzurunu ve kök salmanın güvenini kaybetmenin ne demek olduğunu derinden hissettim. Melisa Kesmez, telaşsız, dupduru bir dil kullanarak bu duyguları anlatıyor. Gözünün içine sokmadan, ama kayıtsız da kalmadan, insanın iç dünyasına dokunuyor. Betimlemeleri, gözlem gücü ve naifliğiyle okuru derinden etkiliyor. Kitap, “Kalanlar” öyküsüyle başlıyor. Burada, bize kalanların ruhunda gidenlerin açtığı boşluklar ve doldurulamayan tarafları anlatılıyor. “Gitmek mi zor, kalmak mı?” sorusu üzerine
Nohut OdaMelisa Kesmez · İletişim Yayınları · 201910,6bin okunma