Korktuğum şeyden yakayı kurtarmamı sağlayacak bir yol göremiyordum ortada. Umarsızlık ve ödleklik arasındaki savaştan diyelim bugün ödleklik zaferle çıktı, yarın ve ondan sonra her gün umarsızlık kendi kendimi aşağılamalarla daha çok güçlenip karşıma dikilecekti. Bu işi aradan çıkarana kadar usturayı bir süre daha elime alıp bırakacaktım. Madem öyle, en iyisi bugünden tezi yok yapmalıydım bunu! Korkuya kapılmış bir çocuğu avutur gibi mantıklı sözlerle kendimi yüreklendirmeye çalıştım, ama çocuk söylediklerime kulak asmadı, kaçıp gitti, yaşamak istiyordu...
Kalbim kudurmuşçasına çarpmaya başladı, tüm korkulara taş çıkartacak bir korku, ölüm korkusu çullandı üzerime! Evet, ölümden müthiş korkuyor, ama başka çare de göremiyordum; tiksinti, acı ve umarsızlık dört bir yanımda dağ gibi yığılmış duruyordu, beni cezbedecek hiçbir şey kalmamıştı artık, beni sevindirecek, bana umut verecek hiçbir şey; yine de kendi kendimi ölüme yollamaktan, beni bekleyen bu son andan, usturanın etimde açacağı yaradan anlatılmaz ölçüde dehşet duyuyordum!..
Nasıl bu hallere düştüm ben? Kanatlanmış uçan benim gibi bir genç, bir yazar, sanat perilerinin bir dostu, dünyayı gezip dolaşmış bir kişi, benim gibi ateşli bir idealist? Nasıl da bu feci durum usuldan usuldan, sinsice gelip çullandı üzerime, bu tutukluk, kendime ve herkese karşı bu nefret, tüm duygulardaki bu tıkanıklık, bu koyu, bu lanet olası bezginlik, yürekteki boşluğun ve umarsızlığın bu pis cehennemi...