Canan: Ee Selo, demin ben söyledim sen dinledin; şimdi de sen söyle biraz da ben dinleyim. Ne o sıkıldın mı? Hiç değişmemişsin; giderken de bir kelime söylemedin, şimdi de söylemiyorsun. Bak, sahne mahne yok, mikrofon yok, sana bakan kimse yok. İstersen ben de bakmam. Sesin çıksın be oğlum, eskiden inletirdin buraları. Bak, utanacak bir şey yok.
Selo: Var Canan, var. Ben kendimden utanıyorum, yaptıklarımdan...
Canan: Günah çıkarmaya geldiysen o işler pavyonda olmaz, papaz olmayalım seninle. Ha ben içimdeki pişmanlığı anlatacağım, mideme oturan sıkıntıları dökeceğim diyorsan ona da ben gelemem. Sana o iyiliği yapmam.
Selo: Senden iyilik isteyen yok Canan. Ben sana bir özür borçluyum.
Canan: Bir özür mü Selo? Sen bana altı bilezik, iki yüzük, iki de kolye borçlusun. Hepsi de sapına kadar altındı anacım. Rahat geçti mi bari bir yerinden?
Selo: Geçmedi merak etme. Ya, haram etmemişsindir bilirim senin tabiatını ama helal de olmadı. Katre katre çıktı boğazımdan. Durduramadım o zaman kendimi.
Canan: Frenleri boşalmış kamyon gibi mi yani? Nasıl durduramadın kendini? Nerelere tosladın da durdun en sonunda? Yoksa hala seyir halinde misin Se-la-hat-tin Bey?
Selo: Hıh, vaay! Selahattin Bey olduk şimdi ha? Öyle olsun Canan. Ama bak, sana bir şey söyleyeyim mi? Durdum Canan, ben durdum. İstanbul'a, o eski Selo dönmedi.
Canan: Nedense, tilki ve kürkçü dükkanı geldi aklıma.
Selo: Ne dersen de. İster tilki de, ister kalleş. Seni benden iyi hiç kimse tanıyamaz. Kaç senemiz geçti seninle beraber ha? Biz, nice karı-kocadan daha iyi tanırız birbirimizi. Bak, benim ağzım çok laf yapmaz. Anla işte. Canan... Ben sana geri geldim.
Canan: Geri geldin. Tam da şimdi. Neden acaba tam da bu zamanda? Kuşlarınız mı haber verdi bir yerlerde? Evlendiğimi, kocamın öldüğünü mü söylediler acaba?
Selo: