Halit Ziya Uşaklıgil’in Türk edebiyatında Batılı anlamda ilk roman kabul edilen Mai ve Siyah'ı, aslında sadece bir devrin değil, her devrin hayalleriyle gerçekleri arasında ezilen insanının hikayesidir.
Bu eseri okumak, bir akşamüstü lacivert bir rüyaya dalıp, gece yarısı kapkara bir fırtınayla uyanmak gibidir.
Roman, bizi Ahmet Cemil’in o meşhur Haliç manzarasına karşı kurduğu mai (mavi) hayalleriyle karşılar. Ahmet Cemil; hassas, şiir dolu ve dünyayı kendi içindeki temizlikle gören bir ruhtur. Onun için hayat, elmas pırıltılarıyla süslü bir gökyüzüdür. Ancak Halit Ziya, bize en baştan fısıldar: Gök ne kadar mavi olursa olsun, gece mutlaka gelecektir.
Ahmet Cemil, yazdığı büyük eserin bitişini ve sevdiği kadınla (Lamia) kuracağı o mesut yuvayı hayal ederken aslında hepimiz adına umutlanırız. Kitapta bu durumu özetleyen şu satırlar, hüzne atılan ilk adımdır:
Sanki hayat, uzaklarda, o mai sislerin içinde saklanmış bir saadet vadisiydi; oraya bir ulaşabilse, her şey bitecek, her şey derman bulacaktı.
Bu alıntı, insanın mutluluğu hep başka bir yerde veya gelecekteki bir anda aramasının trajedisini anlatır. Ahmet Cemil, şimdiyi yaşamak yerine hayallerin buğusuna aşık olmuştur. Oysa hayat, o mai sislerin ardında bekleyen bir vadi değil, ayaklarının altındaki sert topraktır.
Roman ilerledikçe Ahmet Cemil’in elinde ne varsa tek tek dökülür. Kardeşi İkbal’in dramı, Lamia’nın başkasıyla nişanlanması ve en sonunda binbir emekle yazdığı eserinin kendi ruhunun ateşe verilmesi... O muazzam mavi gökyüzü, yerini zifiri bir karanlığa bırakır.
Finalde, İstanbul’dan kaçarken denize baktığı sahnede geçen şu ifade, hayal kırıklığının zirvesidir:
Hayat bu muydu? Bu kadar ümit, bu kadar emek; sonunda bir avuç siyah küle mi dönüşecekti?
Buradaki siyah kül, sadece