Kitap, Konstantin Simonov'un o meşhur șiirinin gölgesinde yükselirken, aslında hepimize su soruyu soruyor: İnsan ne için bekler ve beklediği șey o insanın kaderi midir?
Kitapta beni en çok etkileyen şey, 'beklemek' eyleminin pasif bir çaresizlik değil, baskıya ve haksızlığa karşı sessiz bir direniş olarak işlenmesi oldu. Selim’in fikirlerinden ötürü cezaevine girmesi, mektupların üzerindeki o boğucu sansür ve bir ailenin paramparça edilişi, sadece iki karakterin hikayesi değil; bu toprakların trajik bir döneminin gerçeği. Livaneli, haksızlıkları hiçbir ajitasyona kaçmadan, son derece objektif ve çıplak bir dille yüzümüze çarpıyor.
Kitapta işlenen karakterlerin derinliği, aslında her birimizin hayatındaki "molozların" altında kalan o umudu temsil ediyor. Livaneli, bir yandan toplumsal sancıları ve ideolojik çatışmaları masaya yatırırken, diğer yandan bireyin en saf haliyle; yani yalnızlığıyla ve inançlarıyla baş başa kaldığı o "bekleme odasını" anlatıyor.
Benim için bu kitabın bir diğer çarpıcı yanı, sadece bir aşkın veya siyasi bir dönemin anlatısı olması değil, insanın kendi kimliğini bir navigasyon gibi doğru rotaya kırma çabasını hissettirmesi. Hayatın içinde "saçma sapan șeyler dönerken", her iki tarafın kazanı kaynarken; insanın kendine sığınabileceği en güvenli limanin yine kendi iradesi ve beklediği o "aydınlık gelecek" olduğunu görüyoruz.
Bir hukukçu adayı gözüyle baktığımda, eserdeki adalet arayışı ve vicdan muhasebesi, karakterlerin kendi iç dünyalarındaki "eyvallahsızlık" durușuyla birleşince ortaya muazzam bir vakar çıkıyor. Livaneli bize şunu hatırlatıyor: Beklemek, pasif bir eylem değil; aksine, o büyük değişimin fırtınasından önceki sessizliktir.
Sonuç olarak Bekle Beni, sadece bir bekleyişin değil, o bekleyisin sonunda "artık hicbir șey eskisi