renkler vardı gülfem 🥀🥀
Vicdanının sesini susturmak için kafasını duvara vuran insanlar da vardı hayatta.
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Dayanilmaz bir hüzün vardi içimde.kirpiklerimde bulutlari taşimaktan yoruldum...
Bir dönem hatrı sayılır bir biçimle Peekay olup acı çekmiştim. Acının adı yoktu, ilk kez yaşıyordum, O dönemler hiç bitmeyecek gibi gelmişti yaşarken. Kimseyle doğru düzgün konuşamıyordum çünkü bana ne olduğunu ben de bilmiyordum. Sezgileri kuvvetli olan bir arkadaşımın gelişigüzel bir şekilde kıyafetlerini katlarken sorduğu “Varoluş sancıların mı var?” sorusuyla yaşadığım ızdırap anlam bulmuştu. Yaşadığım afallamayla birlikte içimden onu durdurmak gelmişti. Bu konu başkaydı, bu acı başka. Böyle rahatça sorusunu sorup eşyalarını katlamaya devam edemezdi. Ağzından çıkanı kulağı duyuyor muydu. İçimden yükseldikçe yükselen sesler vardı ama ben yine sessizdim. İlk ne tepki verdim hatırlamıyorum. O gün o soruda kilitlenmiştim çünkü sonunda acının ne olduğunu bulmuştum. Albert Camus’lar, Sartre’ların falan bahsettiği şeymiş yaşadığım: Varoluş sancısı. Kulağa pek havalı geliyor, yaşama değil. Buraya uzun uzun yazacak gücüm yok neden başladım onu da bilmiyorum. Ama hikaye uzundu. Doğru düzgün kitap okumadım, kendin kendinde bulmalısın diye çekiştirip durdu bir tarafım. Dışarıdan gelen bilgi nasıl hakikat olacaktı. Diğer tarafımsa bilgisizliğimle karşımdaydı, okumamı araştırmamı söyledi. Kutsal kitapları okuyamıyordum, içimden gelmiyordu, olmuyordu işte yapamıyordum. Aylarca sürdü bu süreç. Sorular, cevaplar, arayışlar, ağrılar, ağlamalarla geçti epey zaman. Sonunda çıktım o süreçten. İlk nefes aldığım gün: yolumu sahiplenmem gerektiğini fark edip rahata kavuştuğum günlerin ilki dün gibi aklımda. Uzun uzun kimseyle paylaşmadım, paylaşamadım günlük hayatımda. Zaten hastalıklar çıkınca bedene demir atıyorsunuz. Düşünemiyorsunuz. Düşünmenin sancısını yeğler halde oluyorsunuz. En azından benim için böyleydi. Bir kişi sormuştu burada o dönemlerimi. Anlatmaya üşenmiştim başta ama
Entropinin Fısıltısı
Maddenin ve zamanın henüz biçimlenmediği o ilkel çocukluk evreninde, yeryüzünün katı kurallarıyla yeni yeni tanışan yedi yaşında bir çocuk olarak yürüyordum sokakta. Gündüz vaktiydi ama güneşin ışığı insanı ısıtmaktan ziyade, bu kasvetli caddenin kirli detaylarını açık etmek için parlıyor gibiydi. Kalabalığın ritmik monotonluğu içinde, sadece benim görebildiğim o keskin anomali belirdi. Oradaydı. Bakışlarındaki o statik, hiç kıpırdamayan yoğunluk, bir insanın taşıyabileceği türden bir hacme sahip değildi. Kulaklarımda yankılanan ses ise yeryüzünün tektonik hareketlerini andıran, kelimelerden arınmış antik bir dildi; çok uzaktan geliyordu ama beynimin tam merkezinde rezonansa giriyordu. Etraftaki insanların o konforlu körlüğüne sığınarak onu görmezden gelmeyi seçtim. Bakışlarımı kaçırdım, adımlarımı sıradanlaştırdım. Fakat zihnimde açılan o yarık kapanmıyordu; arada bir gözüm kayıyor, onun sarsılmaz varlığıyla göz göze geliyordum. Bu durumun gerçekliğini kimseye fısıldamamam gerektiğini biliyordum; çünkü o yaştaki bir çocuk bile bilirdi ki, tekinsiz olan ancak gizli tutulduğunda gücünü yitirirdi. Tam o esnada gökyüzünün tavanı çatladı. Geometrik bir kusursuzlukla beliren o devasa üçgen silüet, şehre yaklaşan kozmik bir felaketin, mutlak bir yok oluşun habercisiydi. Hava ağırlaştı, tüm dünya altüst olacakmış gibi bir tehlike hissi şehri sardı. O panik anında, zihnim çocukluğuma aşılanmış en güvenli sığınağa, caminin o soğuk ve taştan duvarlarına kaçtı. Elimde fiziksel bir telefon olmamasına rağmen, aileme bir şekilde ulaşıp oraya sığınmalarını söylediğimi, onları o korunaklı mabedin içine sakladığımı gördüm. Onlar güvendeydi. "Oraya sızamaz," diye düşündüm. Büyük bir yanılgıydı. Onun mekânı aşmak için kapılara ihtiyacı yoktu. Duvarların moleküler yapısını bozmadan, bir
"Çok hayalim vardı ama hiçbiri olmadı; şans mı, kader mi bilemem. Belki de bazı hayaller, sadece kalpte yaşamak için var."
Hayata Dair