"...yüreğinin derinliklerinde, beklediği bir olay vardı. Okyanusun ortasında kalmış ve kendisini yalnız hisseden gemiciler gibi, ufkun karanlığında uzaklardaki beyaz bir yelkenliyi araştırıyor, gözlerini umutsuz ve üzgün bir biçimde dolaştırıyordu. Bu rastlantının ne olabileceğini, beklediğini kendisine kadar itecek rüzgârı, kendisini hangi kıyıya götüreceğini, bunun basit bir kayık mı yoksa üç katlı bir gemi mi olduğunu, lambalarına kadar kaygıyla mı yoksa mutlulukla mı dolu olduğunu bilmiyordu. Ama her sabah uyandığında, beklediği şeyin o gün geleceğini umuyordu."
Melis'i koruyamadığım gece de böyle yağmur vardı.
Seni de unuttum, ben mi nankörüm yoksa hayat mı? Nankör olan on altı yaşındır.
Toprağın yağmura doyamadı. Sanırım böyle rahatlıyorsun.
"Yağmuru sever misin?"
"Nefret ederim."
Neden nefret ederim, aldın mı şimdi cevabını? Yağmur, hep on alt yaşına yağıyor.
37 gün dağdan aşağıya inmedim, ayağımdan botlarım çıkmadı. Fırsatım vardı da, çıkarmadık, bunaldık. Bir haftalık ekmek yiyorsun, yeri geliyor ekmeğin küflü tarafını ayıklıyorsun. Mesela bir gün gelen kumanyayı bir öğünde bitirdik. Kumanya getiren helikopter çatışmaya girince üç gün sonra geldi. Bu durumda, en üst komutan dahil herkes aç kalıyor. Doğu'da askerlik yapanların çoğu yenecek otları bilir, ebe gümeciymiş, sarı kulakmış... Gümüşhaneli bir arkadaşımız dikenli bir şeyi ayıklar, tuzlar, tahmin edemeyeceğiniz tatlar yaratırdı. Eşref turpu, sarı başak... Konserve kutusunda suyunu ısıt, çayını iç..
"Artık bundan böyle acıları mutluluk olarak nitelendirmeye karar verdim. Yaşamımın en mutlu anlarında da aynı güçle acıyı duymadım mı? Ve acıların ötesinde bir beklenti vardı: Kendi dünyamın beklentisi. Kendi odamda içebileceğim sabah çayının beklentisi...
Ve kimse senin kadar güzel, hiç kimse senin kadar canlı gitmedi ölüme."