Herakleitos
Herakleitos, bilinen filozofların en kötümserlerinden biridir. Tüm yaşamı boyunca ölüme övgüler dizen nadir filozoflardandır. İnsanın yaşamak için doğduğunu, ancak doğduğu andan itibaren ölüm özlemi içinde olduğunu yazmıştır. Herakleitos, dünyayı pek çok gücün mücadele ettiği bir savaş alanı olarak görmüş ve bu savaş alanında kendisini sürekli üzgün, hüzünlü ve korku içinde hissetmiştir. Bu dünyanın ne tanrı ne de insanlar tarafından yaratıldığını, her şeyin sürekli değişim ve hareket halinde olduğunu söylemiştir. En güzel yaşamın plansız, programsız bir yaşam olduğunu savunmuştur. Binlerce yıldır tüm düşünen insanların esin kaynağı olan bu filozof, hayatı boyunca kalabalıklardan nefret etmiş, insanlardan kaçmıştır. Özellikle yaşamının son yıllarında kendini dış dünyadan yalıtıp Artemis Tapınağı’na kapanmıştır. Çok az yemek yediği ve sadece tahıl ile suyla yaşamaya başladığı için vücudunda açlık ödemleri oluşan melankolik filozof, kötümserlik ve umutsuzluk içinde tek başına ölmüştür.
Felsefe
Merhaba değerli 1K kullanıcıları, ​Biz arkadaşlarımızla grup halinde kitap okuyoruz; fakat son zamanlarda hangi kitaba el atsak karşımıza saçma sapan kurgular çıkıyor. Bu yüzden sizlere danışmak istedik. ​Bize birlikte okuyabileceğimiz, kurgusu temiz ve güzel, +18 unsurlar barındırmayan kitaplar önerebilir misiniz? Artık bu tarz yoğun sahneleri bünyemiz kaldırmıyor, açıkçası her kitapta karşımıza çıkmasından biraz tiksinme geldi. Şimdiden önerileriniz için çok teşekkür ederiz!
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Biz bitti demeden bitti !! milli takımın başarısız olduğu her turnuvadan sonra futbolculara tepki göstermek son derece normal. çünkü yıllardır aynı hayal kırıklıkları yaşanıyor ve kimse bunun gerçek anlamda hesabını vermiyor. ancak sorun sadece birkaç futbolcunun kötü performansı değil; sorun, yıllardır çürümüş bir düzenin değişmemesi. milyon euroluk primler, lüks tesisler, villalar, özel uçuşlar, astronomik maaşlar ve devasa yayın gelirleri var. peki sahada ne var? ne doğru düzgün bir oyun planı var, ne teknik gelişim var, ne taktik disiplin var, ne de sürdürülebilir bir futbol aklı. yıllardır aynı dağınık, plansız ve günü kurtarmaya çalışan anlayış devam ediyor. ülkenin en büyük spor bütçesi neredeyse tamamen futbola aktarılıyor. buna rağmen altyapıdan dünya çapında oyuncu üretimi son derece sınırlı, tesisleşme birçok bölgede yetersiz ve uzun vadeli planlama neredeyse yok. sürekli teknik direktör değiştirerek, günü kurtaran kararlarla başarı gelmesi bekleniyor. artık şu soruyu çok daha yüksek sesle sormak gerekiyor: futbola aktarılan devasa kaynakların bir kısmı basketbola, voleybola, yüzmeye, atletizme ve diğer amatör branşlara yönlendirilse ülke sporu çok daha fazla kazanmaz mı? çünkü son yıllarda bu ülkeye gerçek gururu yaşatanlar çoğu zaman futbolcular olmadı; voleybolcular, basketbolcular ve olimpik sporcular oldu. daha sınırlı bütçelerle, çok daha büyük başarılar elde ettiler. tff'nin ve spor yöneticilerinin hesap vermesi gereken konu sadece saha sonuçları değildir. asıl sorgulanması gereken, yıllardır futbola aktarılan milyarlarca liralık kaynağın neden karşılığını veremediğidir. kimse başarı garantisi veremez. ancak bu kadar para harcanırken ortada ne oyun, ne sistem, ne de istikrarlı bir gelişim varsa toplumun daha fazlasını istemesi değil, hesap
#YKS2026 #YKS2027
#YKS2026 bilindik görüntülerle başladı. Bir baba 3 dk sınava geciken evladı için önce yalvardı sonra bela okudu... Gençleri bu kadar sıkıntıya sokmaya ne gerek var; diye veryansın edenler de oldu. Paragraf sorularında yakın anlamlı şıkların zorlayıcılığı sebiyle matematik sorularına vakit yetmediğini söyleyen öğrencilerle dolu sosyal medya... Yani yıllardır sınav yapılıyor ama söylemler, eylemler hep aynı...(kaza, rahatsızlik vb talihsiz engeller dısında) Bir yıl hatta bazı öğrenciler bir yıldan fazla sınava hazırlanıyor. Veliler sınav sureci boyunca aynı zamanda sınav velisi rolü içindeler. Sistem elestirilerini kenara koyup; bir kez de kendi konum ve rolleriniz açısından gercekci bir degerlendirme yapın. Son 15 günde ya da sınav günü; sınav moduna giren öğrenci ve veli olmaz, olamaz! #yks2027 veli ve öğrencileri olarak doğru olanı en başta yapın. Koçluk çalışmalarına ağırlık verin ama ne olur akademik takibi de artık koçlukla karıştırmayın! Bunun bir faydası yok... Akademik takip başka bir şey, duygulara yaptığımız koçluk bambaşka bir şey! Bu husustaki sorulara özellikle öğrencilerden gelen sorulara tüm sosyal mecralarda eğmeden bükmeden cevap veriyorum. Bunun gibi fırsatları da değerlendirin. Bir çok koç bu konuda duyarlı ama dedigim gibi akademik takip dısında kocluktan bahsediyorum. Akademik takip kocluk degildir! Zehra Dalar Sevim
YKS 2026
Resulullah süper bir insandı, ben o kadar değilim, Resulullah yolda Ebu Bekir’i görse ‘es selamu aleyküm ya sıddık’ derdi, ben yolda Ebu Bekir’i görsem tanımam. Resulullah asla yalan söylemezdi; ben annem ölürken hiç ağlamadım. Ben annem ölürken çok ağladım çünkü annem gırtlağından hırıltılar çıkarırken nasıl terliyordu, görmeliydiniz. Resulullah Azrail’i yolda görse tanırdı; ben Azrail’i annemin yanında görseydim ona bir çift lafım olurdu, derdim ki şimdi yani af edersin ama o sıktığın annemin gırtlağı. Resulullah olsa ona bunları söylesem o bana gülümserdi; o bana gülümserdi ben ona derdim ki, anam babam yoluna feda olsun ey allah’ın resulü; fakat şu koca melek, annemin gırtlağını sıkıyor, bir şeyler yapamaz mıyız? Resulullah orada olsaydı annemin elini tutardı derdi ki ‘kızım ha gayret!’; ben orada olsaydım annemin elini tutardım ve derdim ki ‘anneciğim ölmesen…’ ben oradaydım annemin elini tuttum ve dedim ki ‘anneciğim seni ben…’; annem döndü bana bir baktı o bakışı görmeliydiniz Resulullah o bakışı görseydi merhametten ağlardı; ben o bakışı gördüm haşyetten bayılacaktım ama annem elimden tuttu. ne tuhaf, anneler ölürken bile çocuklarının anneler ölürken bile çocuklarının ellerini bırakmıyor ne tuhaf… Resulullah çok şanslı bir insan annesi öldüğünde o küçücüktü; benim annem öldüğünde ben küçücük değildim, zaten şanslı birisi de değilimdir, filmlerim iş yapmaz. annem daha yeni öldü fazla uzaklaşmış olamaz! olamaz dedim annem son nefesini alıp da vermeyince verse de ben alsam onu, içim ferahlasa, siz de görseniz
Sorun bilgisizlik değildi. Kendime acımakla meşguldüm. Bu cümleyi ilk duyduğumda sert gelmişti. Ama biraz durup düşününce kendimde de karşılığını gördüm. Çünkü bazen insan gerçekten zorlandığını kabul etmek yerine, zorlanmasının hikâyesinin içinde yaşamaya başlayabiliyor. Ve bazen insanın en konforlu yeri, değişmeye çalıştığı yer değil; kendini açıklamaya çalıştığı yer olabiliyor. Bugün çoğumuz ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. Daha fazla dinlenmemiz gerektiğini. Daha az karşılaştırmamız gerektiğini. Bazı korkularımızın üzerine gitmemiz gerektiğini. Mükemmel anı beklemememiz gerektiğini. Ama bilmek ile yapmak arasında görünmez bir boşluk var. Çünkü değişim sadece bilgiyle gerçekleşmiyor. Sinir sistemi de işin içinde. Nörobilim bize şunu söylüyor; beyin öncelikle haklı olmakla değil, güvende kalmakla ilgileniyor. Bu yüzden bazen yeni olan iyi olsa bile eski olana dönüyoruz. Çünkü tanıdık olan, belirsiz olandan daha güvenli hissettirebiliyor. Belki de bu yüzden insan bazen değişmek istiyor ama aynı yerde kalıyor. Sorun isteksizlik değil. Sorun, bedenin henüz o değişime güvenememesi olabiliyor. Kendine acımak insanı olduğu yerde tutabiliyor. Şefkat ise hareket edebilmesi için alan açıyor. Biri "Ben zaten böyleyim" diyor. Diğeri "Zorlanıyorum ama yine de devam edebilirim" diyor. Biri hikâyenin içinde kalıyor. Diğeri hikâyeyi görüp yoluna devam ediyor. Psikolog Kristin Neff'in araştırmaları bunu çok net gösteriyor; öz şefkat motivasyonu azaltmıyor. Tam tersine, insanların hatalarından sonra yeniden ayağa kalkmasını kolaylaştırıyor. Çünkü insan değişimi çoğu zaman korkuyla değil, güvenle sürdürebiliyor. Belki de şefkat tam olarak bu. Kendini bırakmamak. Eskiden cesaretin korkunun geçmesinden sonra geldiğini sanıyordum. Önce hazır hissedecektim. Önce daha çok
Substack