İşte, İslâm'ın kaidesi:
"Benimki benim, seninki senin!.."
Bu şeriattır, dış ölçüdür. Bozulmaz...
"Seninki senin, benimki de senin!"
Bu tasavvuftur. Ama mecburen değil, ahlâken, takva olarak...
Sonra hakikat geliyor; "Ne benimki benim, ne seninki senin. Hepsi Allah'ın!"
İşte su yüzüne işlenmiş bir nakış gibi, bütün mülkiyetlerin, sahibinde kalan mülkiyetlerin uçup gittiği, her şeyin büyük bir huni gibi, bütün zamanı, hadiseleri bir noktaya çektiği, her şeyin Allah'a ait olduğu -mülk onun, hamd onun- bir âlemde benimki de sana ait iken hattâ, seninki senin, benimki benimken; şu şiarın ve ahlâkın hüküm süreceği cemiyette, hangi adam içtimaî adaletten bahsedebilir?..
Muhiddin-i Arabî şöyle der:
-"Küfrün kaynağını tanımayan imân, iman değildir!"
Küfrün nereden doğduğunu, bunun hangi su yollarından geçtiğini, nereye girmek istediğini, ne yaptığını bilecek mü'min... Tâ ki hisarlar içinde olsun ve surlara nöbetçiler diksin... Halbuki, bizde uzun zaman din adamları, bundan âdetâ şeytanî bir mes'ele çıkıyormuş gibi nefslerinin şüphesi dolayısıyle korkmuşlar.