Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) aksırdıkları zaman elini veya mendilini ağzına tutar böylelikle sesini kısmaya ve ağzını yummaya çalışırlardı. (Ebu Davud, Edeb 90, Tirmizi, Edeb 6)
Yaratılışın özünde aşk vardır. Aşka ulaşan ruhlarda çekişme ve itiraz biter. Varlıkla barışık bir hayat başlar. Sonsuzluğu her an hisseder hale gelir. Tüm âlem sevdiğinden bir işarettir ve mâşuku hatırlatır. Bu sebeple tüm varlık canlıdır. Ve canlılıklarının sebebi ondan bir koku almalarıdır. İşte âşık bu kokuyu her an kokladığı için varlıkla barışmış ve teşvişten kurtulmuştur. Bu sebeple sürekli aşkının artmasını ister. Aşk belasından kurtulmak için Kâbe'nin siyah örtülerine yapışıp Mecnun gibi şu dizeleri terennüm eder:
Ya Rab belayı aşk ile kıl aşina beni
Bir dem belayı aşktan etme cüdâ beni
Az eyleme inayetini ehl-i derdden
Yani ki çok belalara kıl mübtela beni.
O halde söylemekten neden çekineyim; aşkın varlığı Cenâb-ı Allah'ın varlığına bir kanıttır.
Ehl-i irfan âşıkı şöyle tanımlar: "Kendini, mâşuku ile idrak edebilen, mâşukuna 'ben' diyebilen; iki ayrı bedende tek bir nefesin varlığını hissedebilendir." Böyledir, aşk ikiliği kabul etmez. Kesreti şirk olarak görür. Bu sebeple tevhide ermeyen bir aşk, hakiki aşk değildir.
Enes (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) bana: "Yavrucuğum ailenin yanına girdiğinde selam ver ki sana ve ev halkına bereket olsun." (Tirmizi, İstizan 10)