Vuslat gülşeninden bize bir koku erişirse, gönlüm neşesinden konca gibi derisine sığmaz.
Ben divaneyim, aşk yolunda bana nasihat, divane kişiyle taş ve testi hikâyesine benzer!
"Oğullarım! (Şehre) hepiniz bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin."
Yusuf suresinin aklımda sımsıkı kalan ayetlerinden biridir yukarıda alıntıladığım ayet. Ayetin orijinalde şehir kelimesi geçmiyor, o yüzden parantez içerisinde belirtilmiş mealinde. Geçen haftalarda merhum Akif Emre'nin Mekanı Paranteze Almadan isimli kitabını bitirmiştim. Paranteze almak bir şeyi soyutlamak anlamına mı geliyor, yoksa gizlice yerleştirmek mi? Modern zamanın parantezleri arasında ruhumuz çekilirken, bir şehirden nasiplenmek bence, onu kısıtlayıcı parantezlerinden kurtarmakla mümkün olabilir.
Aslında başka bir yazıya konu olacak bir ayrıntı ama yazmadan da geçemeyeceğim. Ayette "min babin vahidin" tek bir kapıdan girmeyin, "min ebvabin müteferrikan" farklı kapılardan girin ifadeleri geçiyor. Şehrin tek bir kapısı yok! Bazen bir yağmur olabilir şehre açılan kapı, bazen bir ezan, bazen bir eski caminin son cemaat yerinde yetişilen bir namaz: eksik rekatları tamamlamak için tekrar kıyama kalkmak... Şehrin sokaklarını yeniden inşa edecek adımları aramak...
***
Şehrin dondurulmuş musiki olduğunu kim söylemişti? Goethe mi? Ne fark eder! "Şu sıralar resim yapmam mümkün değil, bir çizgili bile çizemiyorum, oysa ben hiç şu andakinden daha büyük bir ressam olmadım." diyen duyuşun sahibi de o değil miydi?
Werther iyi bir ressamdır aslında. İsminin sadece baş harfini verdiği kentte doğanın öyle şahanelerine şahit olur ki, bu cümle şehâdetin acziyetle kesiştiği ve acziyetin ilâhî olana dönüştüğü bir dönüm noktasında yazılır.
İnsanı acze düşüren, mimesise lanet okutan bir metafizik ürperti ve ressam duyuşu, renklerin ve çizgilerin anlamsızlaştığı, anlamsızlığın ise anlamaya eşik olduğu bir geçitte Werther'i kendi varlığını idrake zorlar. Bütünün parçası olmak! Kişilik zamirlerinden ve
Rabbim, nihayet sana itaat edeceğiz..
Artık ne kin, ne haset, ne de yaşamak hırsı,
Belki bir sabah vakti, belki gece yarısı,
Artık nefes almayı bırakıp gideceğiz..
Ben artık korkmuyorum, her şeyde bir hikmet var,
Gecenin sonu seher, kışın sonunda bahar,
Belki de bir bahçeyi müjdeliyor şu duvar..
Birer ağaç altında sevgilimiz, annemiz,
Gece değmemiş sema, dalga bilmeyen deniz,
En güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz,
Ümitler içindeyim, çok şükür öleceğiz...
Ziya Osman Saba
"Çok fazla uzaklaştın! Gece de bastırdı, güneşin doğuşunu beklemek zorundasın. Yarın bütün izler silinmiş olacak ve sen artık hiçbir yerde olmayacaksın."
Beklenmedik bir anda çölün ortasına düşen uçağın pilotuna ait satırlar bunlar. Hayatta kalabilmek için hem enkazdan uzaklaşmak zorunda, hem de günün sonunda enkaza geri dönmek zorunda. Hep bir zorunluluklar silsilesi var "hayat" dediği şeye tutunabilmek için. Gece bastırdığında enkaza geri dönmek zorunda, geri dönebilmek için geride bıraktığı izleri takip etmek zorunda, aramaya devam etmek için gecenin bitmesini beklemek zorunda. Ya gece bütün izler silinirse! Gece ve çöl her ikisi insanın tek başına aşamayacağı kulliyetli boşluklar... Ve izler silindiğinde... insan hiçbir yerde olmama özgürlüğüne kavuşacak... Ne vâsıl olacak bir menzile ihtiyaç duyacak ne de geri dönmesi gereken bir enkaza...
***
"Peki, bizim için çöl nedir? O, bizden, içimizden doğan şeydi."
Çöl tek heceli en geniş kelimelerden biri şüphesiz. Bir kum tanesinin külliyet kesbettiği, katrenin deryaya salındığı, matematiksel olarak değil ama ıztırarî bir sonsuzluk hissi... Tatar Çölü'nde Buzatti yılların flulaşan manzarada nasıl eridiğini anlatır bize. Çölde kaybolmak ile kendini çöle salmak arasında nasıl bir ontolojik fark vardır? Bir kum tanesini saklamak için en uygun yer şüphesiz çöldür ve çöl içimizdeki sonsuzluk duygusunu düğünleyen metafizik bir baş dönmesinin eş anlamlısıdır.
***
"Savaşacak tek düşman sessizlikti."
Bir pilotun sonsuzluk ile imtihanı çok yönlüdür. Saate bilmem kaç kilometre hızla giden bir aracın insandaki saat ve mesafe ayarları ile oynaması ne kadar da olağandır! Yeryüzünün tüm şartlarından âzâde olmanın, özellikle zamanın ve yönlerin izafî oluşuna dair insanda yaratacağı kafa karışıklığını düşünmek bile ne kadar
İnsanların DünyasıAntoine de Saint-Exupéry · Şule Yayınları · 02,437 okunma
hiçbir kulağı varsaymadan kişinin kendi şarkısını terennüm edebilmesi, yaşama cesaretinin zirve bir ifadesidir. Niçin? Bu Ülke'de ilmi, felsefi, edebi vb... her türlü teşebbüs çölde şarkı söylemek kadar cesaret işidir de ondan...