Gidiyorum yollarımda sen oluyorsun. Dönüyorum yatağımda sen. Uykusuz bir nehir yatağına benzettin beni. Umulacak yanın yok. Herşeyin bir ucu var, benim yok. Ölüm tozlarına bulanacağım. Tutulacak yanım yok.
Seviyorum seni, ekmeği tuza banıp yer gibi, insan kendisine duyduğu sevgiyi ara sıra dillendirmeli, kişisel gelişimciler öyle diyor. Ama ara sıra da küfretmeli insan kendisine, bunu söylemiyorlar. Çünkü onların küfre yaklaştıkça artan inançları yok.
Güzel insanları ayakları altında çiğneyen hayata umarsız bir edayla bakıp, ince ince sırıtmak isteğiyle doluydum. Bu bir savaşsa, kimin galip çıkacağını biliyordum. Ama galibiyetin, hayattaki tek meşruiyet alanı olmadığını da biliyordum. Gönül rahatlığıyla yenilmek ve yenilmek ve yenilmek istiyordum...
Bugün dükkana dört kadın geldi. Üçü depremzede, biri psikolog. Birinin eşi şehit olmuş Ocak ayında, iki yaşında oğlu varmış. Şubat ayında da Hatay'da depreme yakalanınca oğlunu da alıp Ankara'ya gelmiş. Henüz babasının darı bekaya irtihal ettiğini bilmiyormuş oğlu. Nasıl söylerim dedi abla, nasıl anlatırım da anlar el kadar bebe? Psikolog abla, söylemeniz lazım sürekli gelecek sandığı babayı beklemesi zulüm olur çocuğa. Sen nereden anlayacaksın bakışı attı biraz da sitemle dile getirdi. Psikolog abla; bizim babamız Almanya'ya gitti yıllarca gelecek dedik küçük kardeşime, aynı zamanda bunu telkin ettik kendimize ama babam gelmedi. Durumum el verince merakıma engel olamadım belki de hesap sormak için kalkıp gittim bulmaya. Niye gelmiyorsun demek için, ne zaman geleceksin demek için. Babam ölmüş ve bir üniversitede kadavra yapmışlar dedi. Kardeşim bize o kadar kızdı ki; hep gelecek dediniz, gelmeme ihtimalinden bahsetseydiniz bu kadar yıkılmazdım dedi. Çocuğunuza bir şekilde söylemelisiniz. Bunu pedagogunuzla konuşun dedi. Ne denir ki.. aklım bir ara acı kıyaslamasına girdi. Ne haddine dedim sonra. Onların dirayetlerinden ders al. Birinden de isyan lafı çıkmadı. Biri de neden ben demedi. Dua ettiler, sabır dilediler. Bize de bugünü başa sarıp düşünmek kaldı.