Perdeler, İdrak ve İnsanın Hakikate Yolculuğu
(Ruh-Beden, Kalb-Akıl, Madde ve Ardındaki Mana) İnsan, dünyaya meftun oldukça kendini zayi ettiğini idrak edemez. Zanneder ki âlem onu kuşatmıştır; hâlbuki çoğu kez insan, kendi içindeki boşluğu dünyanın suretine sarılarak örtmektedir. Esas mesele dünyanın gaddarlığı değil, insanın ona ebediyet vehmi isnat etmesidir. Zira dünya, fâniliği ilan edilmiş bir menzildir; lakin insan onu bâki sanmaya meyyal bir fıtrat üzere yaratılmıştır. Lakin kâinat başıboş değildir. Her zerre, Hâlık’ına delâlet eden bir âyettir. Âlem, yaratıcıdan kopuk bir varlık değil; bilakis O’nun kudret ve hikmetinin tecelli sahnesidir. İnsan ise bu sahnenin seyircisi değil, imtihan edilen şuurudur. Bu sebeple evvelâ beden öne çıkar, sonra ruh perdelenir. İnsan, yediklerine, içtiklerine, heveslerine ve tekerrür eden alışkanlıklarına meftun oldukça kendi hakikatinden uzaklaşır. Lakin asıl sual şudur: Ruhumuz hakikate yönelişini mi kaybetmiştir, yoksa biz mi onu gaflet perdeleri altında unutmuşuzdur? Belki de kayıp dediğimiz şey yok oluş değil; yaratılış gayesinden uzak düşmektir. Ruh gitmiş değildir; fakat insan, onu dünyaya yönelmiş bir kalple işitemez hâle gelmiştir. Ruh ile beden münasebeti, basit bir ayrılık değil; insanın Rabbiyle olan bağını idrak etme imtihanıdır. Beden, fâni âleme açılan kapı ise ruh, insanı ebediyet fikrine çağıran ilâhî bir latîfedir. Bu latîfe bazen sükût eder; bazen perde arkasına çekilir. İnsan da bunu yokluk zanneder. İşte burada insan, kendi nefsine dönmek mecburiyetindedir: Ruh nerededir? Gaflet mi ağır basmıştır, yoksa kalp mi dünya ile perdelenmiştir? Uyanış ne zaman vuku bulacaktır? Zira insanın krizi varlığın kendisinde değil; varlığı yaratanı unutmasındadır. Görmek, bazen hakikate vuslat değil; insanı Yaratan’dan gafil kalmanın en ince imtihanıdır. Bu yüzden
*Asıl hapis, dünyada başlar!* Zira insan, ünsiyetsiz ve ümitsiz kaldığı anda; *mekân da daralır, ruh da daralır.* *“Âhireti tasdik edip sefahet ve dalâlete gidenler için kabir neden haps-i ebedîdir?”* Bu ifade, Risale-i Nur’da özellikle *Meyve Risalesi* ve *Gençlik Rehberi* bağlamında geçen, kabrin üç ayrı insan tipine göre aldığı üç farklı suretten *ikincisini* tarif eder. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle vazeder: > *“Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de üç tarzda üç yoldan başka yol yok.”* *_Sözler – 142_* Bu üç yoldan *ikincisi,* tam da bu sorunun mevzuudur: > *“Âhireti tasdik eden, fakat sefahet ve dalalette gidenlere, bir haps-i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrid içinde bir haps-i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve itikad ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muamele görecek.”* *_Sözler – 142_* *Mesele inkâr değil, tezatlı yaşantıdır* Burada *âhireti inkâr eden* biri değildir. Aksine: ✓ Ölümden sonra hayatın varlığını kabul eder. ✓ Ruhun bekasını tasdik eder. ✓ Hesap ve mizanı bilir. Fakat buna rağmen: ✘ Hayatını sefahetle, yani nefsin dizginsiz arzularıyla geçirir. ✘ Dalâletle, yani istikametten kopuk bir yaşayışla sürdürür.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
“Peki darda kalan kendisine yalvardığı zaman imdadına yetişen, sıkıntısını gideren… Kim?” (Neml Suresi, 62) Bu çok özel ayet, insanın varoluş serüveninde karşılaştığı en derin hakikati hatırlatır... İnsanın, çaresizlik anında yöneldiği, sığınmak için kalbinin derinliklerinde aradığı tek kapı Allah’tır.. İnsan, ne kadar güçlü görünürse görünsün, ne kadar imkâna sahip olursa olsun, hayatın bir yerinde duvarlara çarpar.. O çarpış anında bütün dünyevî bağların kopar, insan fark eder ki gerçek güç, sahip olduğu değil, kendisine verilen bir emanettir.. Darlık anı, insanın benliğiyle yüzleştiği andır... İnsanın “ben yaparım” dediği tüm ihtimaller tükenince, aslında hiçbir şeye malik olmadığını anlar... İşte tam o vakit, kalbin en derin yerinden yükselen bir dua ile Allah’a yönelir... Ve o yöneliş, samimiyetin zirvesidir; çıkar, gösteriş, alışkanlık yoktur.. Yalnızca teslimiyet, yalnızca “Sen varsın” diyen bir fısıltı vardır.. Allah’ın imdada yetişmesi, bazen görünür bir kurtuluşla olur; bazen de insanın kalbine indirdiği bir huzurla… Bazen yolu açar, bazen kapalı yolun ardında sabrı öğretir... Ama her hâlükârda insana gösterdiği hakikat... “Sen yalnız değilsin.” Felsefi açıdan bakıldığında bu ayet, insanın en temel hakikatini dile getirir.. İnsanın bağımsızlık iddiası, güç vehmi, sahiplik gururu aslında geçicidir.. İnsan, en çok da darda kaldığında varlığının sınırlı olduğunu ve sonsuz bir Kudret’e muhtaç bulunduğunu idrak eder.. Bu idrak, insanı ya isyana ya da teslimiyete götürür.. Teslimiyet yolunu seçen, içsel özgürlüğün de anahtarını bulur..
. . . ŞİİR-MİİR K/aralamalar (Not: Mükerrer kayıtlar, sâir hata ve düzenlemeler bir ara yapılacaktır inşallah, diyelim... Bu hususta okurlardan özür dileriz...) ******* 1 Şiir Hakîkat sarayının avizesi parlayan, Anlayın beni diye için için ağlayan! ... 2 Sır Kâtillerin çeşmesi; uyku, diyordu şâir, İnsanlar uykudadır... ötesi yok vesâir! ... 3