“Peki darda kalan kendisine yalvardığı zaman imdadına yetişen, sıkıntısını gideren… Kim?” (Neml Suresi, 62)
Bu çok özel ayet, insanın varoluş serüveninde karşılaştığı en derin hakikati hatırlatır...
İnsanın, çaresizlik anında yöneldiği, sığınmak için kalbinin derinliklerinde aradığı tek kapı Allah’tır..
İnsan, ne kadar güçlü görünürse görünsün, ne kadar imkâna sahip olursa olsun, hayatın bir yerinde duvarlara çarpar..
O çarpış anında bütün dünyevî bağların kopar, insan fark eder ki gerçek güç, sahip olduğu değil, kendisine verilen bir emanettir..
Darlık anı, insanın benliğiyle yüzleştiği andır...
İnsanın “ben yaparım” dediği tüm ihtimaller tükenince, aslında hiçbir şeye malik olmadığını anlar...
İşte tam o vakit, kalbin en derin yerinden yükselen bir dua ile Allah’a yönelir...
Ve o yöneliş, samimiyetin zirvesidir; çıkar, gösteriş, alışkanlık yoktur.. Yalnızca teslimiyet, yalnızca “Sen varsın” diyen bir fısıltı vardır..
Allah’ın imdada yetişmesi, bazen görünür bir kurtuluşla olur; bazen de insanın kalbine indirdiği bir huzurla…
Bazen yolu açar, bazen kapalı yolun ardında sabrı öğretir...
Ama her hâlükârda insana gösterdiği hakikat... “Sen yalnız değilsin.”
Felsefi açıdan bakıldığında bu ayet, insanın en temel hakikatini dile getirir.. İnsanın bağımsızlık iddiası, güç vehmi, sahiplik gururu aslında geçicidir..
İnsan, en çok da darda kaldığında varlığının sınırlı olduğunu ve sonsuz bir Kudret’e muhtaç bulunduğunu idrak eder..
Bu idrak, insanı ya isyana ya da teslimiyete götürür..
Teslimiyet yolunu seçen, içsel özgürlüğün de anahtarını bulur..