Kent ortamına ve dijital dünyaya sıkışmış çocuklarımıza bir nebze de olsun köy ortamından manzaralar sunan bir macera olmuş çizgi roman.
Hikayenin heyecanlı olması ve kahramanlarımızın aksiyon dolu adalet arayışı macerayı daha da akıcı hale getirmiş. Doğal olarak bu durum da kitabı bir solukta okunabilecek duruma getirmiş.
Çizimler gayet kaliteliydi. Hikayede geçen olayları çok güzel yaşatıyor okuyana.
Hikayede geçen "ıslıkça, palamut saldırısı ve ısırgan otu dalaması" gibi ögeler hikâyeye orijinallik ve mizah katmış.
Ayrıca kurulan sofra ve çocukların dostlukları samimi bir ortam sunuyor okuyucuya. Çocukların okuduğu dedektiflik hikâyesi kitabından esinlenerek iz peşine düşüp tahmin yürütmeleri de gizem oluşturmuş. En önemlisi de kendilerini doğrudan ilgilendirmeyen bir sorunu dert edinmeleri, yitik bir duyguyu hatırlatmış. Hikayeyi ateşleyen de bu temel duygu zaten. Allah hepimize, başkalarının dertleri ile dertlenebilecek kalbî hassasiyet versin.
Hikayenin sonunda; ineğin kahramalarımız tarafından bulunma ve Obur Ağa'nın yakalanma aşaması biraz daha uzatılabilseydi, hikaye daha da güçlü olabilirdi diye düşünüyorum.
Çizgi roman okumuş kuşağın bir bireyi olarak, operasyonel diyebileceğim bu çizgi romanı meraklısına tavsiye ederim.
Kitabı benim için en cazip kılan taraf, ilk başta ismi oldu. Bir kötülük ya da zulüm, nasıl doğal hale gelir? Nasıl sıradanlaşır? Gerçekten çok fiyakalı ve dikkat çekici bir başlıktı. Çok derin cevapları olan bir soruydu bu. Kitap boyunca peşine düştüğüm tek soruydu neredeyse. Tek bir sorunun cevabını arayarak bir kitabı okumak ne kadar verimlidir elbetteki tartışılır.
Kitap, Nazi Almanya'sında Yahudilerin ve diğer unsurların toplama kamplarına ve gettolara naklinden sorumlu Eichmann'ın yargılanma sürecini anlatıyor. Onun itirafları üzerinden nasıl bir mezalim yapıldığını net bir şekilde görebilirsiniz. Yakın dönem Avrupa tarihini az buçuk bilenler bu mezalimi zaten duymuştur.
Ayrıca Eichmann'ın bu yargılanma süreci Milgram Deneyine de ilham olmuştur. Sosyal psikoloji kavramlarından; normatif etki, çoğunluk etkisi, sosyal etki, bireylik yitimi gibi kavramlar, insanın nasıl bir ikna sürecine girip kayıtsız şartsız itaat ettiğini anlatır. Aynı zamanda Milgram Deneyi, Asch Deneyi, Stanford Hapishanesi Deneyi ve bu deneyi anlatan Deney (Das Experiment) filmi de insanın şartlar oluştuğu zaman, tüm vicdanî hassasiyetleri ve değerleri ayaklar altına alıp kendine yabancılaşarak vahşileşebileceğini gözler önüne serer. Bu kitapta ikna-itaat-vahşet iç içe girmiş durumda. Birbiri içine girmiş bu üç kavramın; nasıl büyük bir zulüm yarattığını, nasıl bir kişilik ürettiğini, vahşete giden psikolojik, politik ve sosyal şartları göreceksiniz. Rolüne uygun davranış sergileme çabası içinde olan ya da buna yatkın hale gelen bir figürü göreceksiniz.
Kötülük nasıl sıradanlaşır? Nasıl normal hâle gelir? Nasıl doğallaşır? Eichmann ve onun gibiler nasıl bir canavara dönüşmüştü? Bu soruların cevabını, Eichmann'ın itirafları ve onu çevreleyen koşullar üzerinden bulmaya çalıştım kitap
MC luhan; iletişim ve ulaşımın kolaylaştığı yaşadığımız bu çağı tanımlarken "küresel köy" ifadesini kullanır. Köy hayatında ulaşım, yürüme mesafesindedir. Kültür, davranış biçimi, eğlenme biçimi, giyim-kuşam, yaşam tarzı vs. hep birbirine benzer köyde yaşayanların. Benzeşme çok yaygındır köy hayatında.
Şiveler, yerel kelimeler ve benzetmeler, modernizmin dayattığı tek tipleştirme ve benzeştirme operasyonuna karşı bir direniştir diye düşünürüm. Ve kaybedilmemesi gereken cephedir kanaatimce. Yaşaması gerekir mutlaka. Dolayısıyla Zuluflu fındık ifadesi, hikayenin geçtiği sosyal ortam ve kitaptaki yerel kelimeler, sosyolojik ve kültürel bir direniştir. Bunlar sözlü kültüre dayalı olduğu için eğitimin ve dijital dünyanın dönüştürücü/benzeştirici gücü bu yerel unsurları önümüzdeki yıllarda bitirebileceğini düşünüyorum. Daha sonra bunlar, kültürel bir kalıntı olarak kalıp bunların ardından da nostaljik ağıtlar yakarız muhtemelen.
Nursel Demirden hocanın "Zülüf Motifinin Türk Edebiyatına ve Halk Türkülerine Yansıması" adlı makalede, bu hikayenin başat sürükleyici unsuru olan zulufa detaylı bir şekilde değinir. Zulufun bir estetik göstergesi olduğunu vurgular ve kadîm bir benzetme olduğunu ifade eder makale. Kültürümüze nasıl yansıdığını da edebî örneklerle gösterir. Meraklısına o makaleyi tavsiye ederim.
Hikaye de bu zuluflu fındık üzerinden yürüyor zaten. Zuluf, fındığın üstündeki "yeşil mont"a deniyor yazarın ifadesiyle. Zuluflu fındıklar hikayede geçen insanların geçim kaynağı ve ekonominin değiş tokuş aracı. Aynı zamanda mahallelinin buluşup sohbet ettiği bir sosyalleşme aracı. (Zaten hayattaki iyilik-kötülük meselesi de bu dikotomik ilişki ve karşılaşmadan doğmuyor mu? Birisi varsa öteki de var, birisi yoksa öteki de yok )Fındığın zulufunu çıkarmak için de
Bir kişinin diğer bir kişiye evet demesindeki faktörler nelerdir? Bu tür bir itaatin oluşmasını sağlayan faktörleri en etkili şekilde kullanan teknikler nelerdir? Bu kitabında, bu iki sorunun peşine düşen yazar; ikna olmanın, boyun eğmenin psikolojik ilkelerini yani itaat psikolojini irdelemiş. Kısacası, "nasıl İkna oluyoruz da itaatı kabul ediyoruz?"
Robert Cıaldını'nin bu eserini 2017 yılında alıp okumuştum. Tekrar okuma ihtiyacı hissedince kitaplığımdan alıp yeniden okudum. Kitap; 380 sayfa olup sosyal psikolojinin temel konularından biri olan "ikna olma" üzerine yazılmış. Hayatımızın her alanındaki itaatimiz, sevgimiz ve ikna oluşumuz nasıl gerçekleşiyor?Tercihlerimiz ve kanaatlarımız nasıl oluşuyor? Örneğin: Neden AVM de bir markayı tercih ederiz? Neden bir partiye oy veririz?
Kısacası yazar, ikna olmanın süreçlerini, sosyal hayattan örnekler ve yapılan deneylerle anlatmaya çalışmış. Bu ikna süreçlerinin politikada, reklamlarda, pazarlamada nasıl kullanıldığını ve kitlelerin nasıl iknaya hazırlandığını bizlere izah ediyor.
Kitaptan bir kaç alıntı bırakayım.
-- İnsan davranışının bilinen bir etkisine göre, birisinden bize iyilik yapmasını istediğimizde bir sebep sunarsak, başarılı olma şansımız yüksek olur.
-- İnsan algısında, iki şey arasındaki farkı birbirini ardına gösterildiğinde fark edebilme şeklimizi etkileyen bir ilke vardır: Zıtlık ilkesi. Kısacası, eğer ikinci madde birinciden biraz farklı ise biz onu olduğundan çok daha farklı görürüz. Beyin, zıt objeler ve kavramları birbiri ardına ya da yan yana gördüğünde beynin algılaması daha da güçlü hâle gelir.
-- etkinin en güçlü silahlarından biri de "karşılıkta bulunma kuralı"dır. Bu kural, bir başkasının bize verdiğini bir şekilde geri ödemeliyiz, hissine kapılmaktır.Talep edilmeyen iyilik kabul edildiği