İnsan gerçekten aşık olduğunda, karşısındakinin gerçek yüzünü pek göremez, onu hep bir bulut arkasında, çirkinlikleri törpülenmiş, güzellikleri ise abartılmış bir siluet olarak algılar.
Cennet de cehennem de insanın içindedir. Yaşamı taşınmaz bir yük gibi görenler, kendi ürettikleri bir cehennemde yaşar. Yaşamı, gökkuşağı etkisinin mucizevi iklimi içinde bir armağan olarak algılayanlar ise, kendi cennetlerini bu dünyada inşa etmiş kişilerdir.
Örneğin bekâret bir toplumda önemli ve geçerli bir kavramsa, bu yargı her iki cins için de geçerli ve değerli olmalı.
Bu kavramın bir cins için geçerli ve değerli, öteki cins için ise anlamsız ve geçersiz olması gibi bir durum varsa, böyle bir durumun arkasında yatan mantığı, eşitlik, adalet, endüstri toplumu, kent toplumu ve demokratik değerler açısından, ne anlamak olanaklıdır ne de savunmak.
Biz, kendimiz, her birimiz, ne ölçüde kendi irademizin ürünüyüz, ne ölçüde genlerimiz ve çevremiz tarafından biçimlendiriliyoruz?
Özgür irademizle verdiğimizi sandığımız kararları, ne ölçüde gerçekten özgürce alabiliyoruz?