Sen dediklerimi anlıyorsun. Sende başka bir şeyler var. Sıcak adamsın.
Hiç beklemediğin bir şey soruyor:
«Sen hiç aynaya baktın mı?
«Bakmışımdır. Ne olacak?
«Bakmamışsın. Senin gözlerinde bir şey var.
«Uykusuzluktandır. Kanlanmış mı?
O değil, diyor. Sen var ya sen, nasıl söyleyim, sen gözlerinle dinliyorsun arkadaş.»
Üşüyordun, titriyordun, çenelerin birbirine vuruyordu. İyi ki yalnızdın. Görülmeyi istemezdin. Oysa bir canlının en olağan tepkileriydi bunlar. Hiçbir şeyin olağan olmadığı o ortamda, o koşullar altında, bir canlının ürpermeye, titremeye, korkuyu yaşamaya hakkı vardı. Ama her canlının, titrerken, ürperirken, korkuyu yaşarken, bu durumda kendisini kimselerin görmemesini isteme hakkı da vardı.
Orada, üç taş basamağı çıkmışken dönüp gerilere bakıyorsun Alabildiğine esmer bir bozkır akşamı önündeki ovaya yayılmış. İncecik bir akşam yeli kekik kokularıyla yüklü. Güneşin ardında yok olduğu yaşlı dağlar mor görünüyor. Bir tepeden, bunca yılını geçirdiğin koca kenti ilk kez bu kadar yaygın görüyorsun. O kadar bıktığın, kaçıp kurtulmak istediğin koca kent, o anda, sana dünyanın en erişilmez, en yaşanılası yeri gibi geliyor, ışıklarıyla kıpır kıpır uzanıp gidiyor tepeler arasında. Ne kadar uzak sana. Ne kadar dışındasın. Işıkların bir bir yakıldığı evlerde per delerin bile daha çekilip örtülmemiş olduğu düşüncesi, uzak bir mutluluk gibi sarıveriyor seni. Bir kapıyı açmak, bir odaya girmek, bir ışığı yakmak, bir pencereyi kapatmak, bir perdeyi çekmek geliyor içinden.
Dönülmez bir yolculuğun içindesin artık. Bu küçücük delikten görünen kent, bu koca koca bildik yapılar, öyle göründüğüne bakma- erişilmez bir uzaklıkta.
Durakta sabırla bekleyen bir sürü insan; geçip gidiyor. Herkes kendi derdinde. Ne balkonlar, ne düşen, acı çeken, yaralanan, vurulan, ölen çocuklar, hiçbiri, hiçbiri önemli değil onlar için. Gerçekten öyle mi acaba?