Ev bu kadar geniş değil, diye düşündü. Onu birtakım başka şeyler olduğundan daha geniş gösteriyor; loş ışık, simetri, aynalar, onca yıl, benim yadırgılığım, yalnızlık.
Emma, elinden düşürdü kâğıdı. İlk izlenimi, midesinde ve dizlerinde bir çözülmeydi; sonra kara bir suçluluk duygusu, bir gerçekdışılık, bir soğukluk, bir korku; daha sonra Emma, keşke şu anda yarın olsaydı diye düşündü. Hemen sonra da bu dileğinin boşunalığını kavradı, çünkü babasının ölümü, dünyanın tek olgusuydu ve bundan böyle sonsuza kadar yinelenecekti.
“Delilerin edimleri,” dedi Farah “usluların öngördüklerini kat kat aşar.”
“Onlar deli değildiler,” diye açıklamak zorunda kaldı Ebülkasım. “Tacirin anlattığına göre bir öyküyü canlandırıyorlarmış.”
Bir başka konuk, özgün Kur’an’ın -Kitabın Anası- Yaratılış’tan önceye dayandığını ve cennette saklanıldığını anımsatarak yazının bir sanat türü sayılmasına öfkeyle karşı çıktı. Bir başkası, Kur’an, insan ya da hayvan kalıbına girebilen bir tözdür diyen Basralı Şahiz’den söz açtı, kutsal kitaba çifte yüz yakıştıranların düşünceleriyle uyumluydu bu görüş. En sonunda Farah temel öğretiyi açıkladı. Kur’an (dedi) tanrının niteliklerinden biridir, tıpkı O’nun dillerde gezen takvası gibi; bir kitaba geçirilmiş, dile getirilmiş, yürekte anılmıştır, o dil, o harfler, o yazı insan elinden çıkmadır ama Kur’an elegeçmezdir ve öncesiz-sonrasızdır.