“Deniz ekmek kapısı, deniz hayat, deniz sevgili, deniz zalim, deniz suskun, deniz sevecen, deniz öfkeli. Bazen acıdan öldürür balıkçıyı, bazen de verdikçe verir.”
Zülfü Livaneli günümüz sorunlarını bir aile dramının üzerinden o kadar güzel işlemiş ki kendisine hayran kalmamak elde değil.
Akıcı ve yalın dili, 140 sayfalık incecik bir kitap olmasıyla bir çırpıda okuyup bitirirken kitabın tadı damağınızda kalıyor, keşke daha uzun olsaydı diyorsunuz.
Ege kıyılarında yaşayan balıkçı Mustafa ve karısı Mesude 7 yaşındaki oğulları Deniz’i denizde kaybetmiş, evlat acısıyla hayatlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Mustafa’nın fırtınalı günden sonra balığa çıktığı bir sabah denizde iki göçmen ceseti ve baba yunus sayesinde yaşama tutunmaya çalışan bir bebek buluyor. Oğlunu alan denizin ona bir hediye verdiğini düşünen Mustafa cesetleri sahil güvenliğe söylese de bebeği saklıyor. Mesude ile ikisinin hayatları bu noktadan sonra değişiyor, onları zorlu mücadeleler bekliyor.
Kitabımızın konusu genel olarak böyle.
Herkes acısını farklı yaşar. Peki aynı acıya sahip insanlar? Acılarımız, kayıplarımız ya bizi birbirimize yaklaştırıyor ya bizi birbirimizden çok uzaklaştırıyor. Herkes inişli çıkışlı dönemler geçiriyor, sevdiklerimizle kavgalar kaçınılmaz oluyor. İnsan en çok en sevdiğini yaralıyor.
Kitapta Mustafa’nın Mesude’yi kırdığı bir yer vardı. Mustafa’nın söylediğine ben bile kırıldım. Kurduğu cümlede tek kayıbı, acıyı kendi yaşamış gibi konuşmasını geçtim haksızdı. Haklı olan Mesude’ydi. Kadını görmüştü. Kadında kendini, bir zamanlar yaşadığın acıyı görmüştü. Kendisi bir evlat kaybetmişken başkasına yapamazdı. Böyle güçlü kadınları seviyorum. Güç demişken Zilha’dan bahsetmesem olmaz. Kitabın sonunda onun yaptığı şey hem güç hem cesaret gerektiren zor bir şeydi. Mesude ve