"Öp beni yine, gözlerini de gösterme! Bana yaptıklarını bağışlıyorum. Ben kendi katilimi seviyorum; ama seninkini, onu nasıl sevebilirim?"
Ah.
Sadece bir ah.
Uğultulu Tepeler benim kalbimin yansıması, o yüzden yorumlamak zor olacak. Hiçbir karakterini, Edgar dışında, sevmediğim bu kitap en sevdiğim romanlar arasına girdi. Evet, hiçbir karakterini sevmememe rağmen sevdiğim tek kitap.
Kitap, zengin ve köklü Earnshaw ailesinin o dönemki başı, Mr. Earnshaw'ın bir şehir gezisi sonrası Liverpool sokaklarında bulduğu açlıktan ölmek üzere olan bir oğlan çocuğunu evine getirmesiyle başlıyor. Ardından bu çocuğa Heathcliff ismini koyuyor. Evdeki Hindley adlı çocuk tarafından yıllarca zorbalığa ve kötülüğe uğramasından ötürü Heatcliff, evdeki diğer çocuk, tipik bir burjuva kızı olan Catherine'e tutunuyor. Ardından, aşk ve nefretle körüklenen bir intikam hikayesi başlıyor. Bakın, bir intikam hikayesi diyorum. Pek çok kişi bu romanı bir aşk hikayesi olarak betimleyebilir, ama öyle değil.
Genellikle yazarlar iyi kalpli ve cesur başkarakterler yazmaya çalışır. Ama Heathcliff tam anlamıyla bir antikahraman. Kötülüğün saf hali. Kindar, kötü kalpli, şiddete eğimli birisi. Buna rağmen birisini seviyor. Öyle çok seviyor ki onun için her şeyi feda etmeye hazır. Catherine ve Heathcliff arasındaki aşk, çocukluktan başlayıp ileriki yıllara kadar uzanıyor. Evet, ikisi de birbirine aşık ama Heathcliff daha çok seviyor. Çünkü Catherine Heathcliff'e aşık olmasına rağmen sırf statüsü düşük diye, ona olan bütün aşkını göz ardı edip zengin ve ona karşı ilgili olan Edgar Linton'la evleniyor. Edgar'la evlenerek Edgar'ı da mutsuzluğa mühürlüyor. Bu açıdan Catherine, kitapta Heathcliff'ten sonra en fazla nefret ettiğim karakter. Bencil, vurdumduymaz ve patavatsız.
Bunları söylediğimde o iki