Serenad eserinden sonra bir Livaneli eseri daha okumak geldi içimden. Sürekli karşıma çıkan bu kitabı da okumaya karar verdim. Gerçekten sizin için Tolstoy, Dostoyevski ne ise, benim için de Livaneli öyle. Kitabı okumaya başlayınca "sıkıldım, yarın devam ederim" gibi bir düşünce oluşmuyor. Sanat var, ama öyle sıkıcı, gereksiz, Charles Diskens tarzı uzun uzadıya değil. Okurken sıkılmadığım tek yazar Livaneli diyebilirim.
Ana hikayeye bağlı, şifreli, ipuçları veren ve "vay be" dedirten.
Gerçekten Zülfü Livaneli'ye saygılarımı sunuyorum. Ne mutlu bana ki, böyle bir sanatçının eserlerini okudum ve okuyacağım.
Kesinlikle okuyun, okutturun. Kitabın tek kötü yanı bitmesi. Ha bir de sonrasında okunacak kitabı sıkıcı hale getirebilir. Ciddiyim.
"Günaydın," dedi Küçük Prens.
"Günaydın," dedi satıcı.
Susuzluk giderici haplar satan bir adamdı bu. Haftada bir hap içtiniz mi artık içecek bir şey aramıyordunuz.
"Bunları neden satıyorsun?" diye sordu Küçük Prens.
"Zamanın boş yere harcanmasını önlemek için. Uzmanların hesabına göre bu haplar alınınca haftada elli üç dakika kazanılıyor."
"Peki, bu elli üç dakikada ne yapacağız?"
"Canın ne isterse."
"Keyfimce harcayacak elli üç dakikam olsaydı ağır ağır bir çeşmeye doğru yürürdüm," dedi Küçük Prens.
Büyükler hiçbir şeyi tek başlarına anlayamıyorlar, onlara durmadan açıklamalar yapmak da çocuklar için sıkıcı oluyor doğrusu. "Büyükler böyledir işte."