Yıllar önce okumuştum ancak şu aralar tekrar okumam gerektiğini hissettim. Başka bir hisle başka bir ruh haliyle yazılan mektubu, yazan kadını anlamaya çalıştım yeniden. Yük olur diye aşkını gizlemek, yalnız başına yıllarca bir çocuk büyütmek… Hepsi cesaret isteyen kararlardan oluşan bir yaşam. Kimi zaman kızsam da verdiği kararlara, o bağlılık ve tutkuyu hayal edemeyince ‘Nasıl olur?’ sorusunu da bir kenara bıraktım açıkçası. Henüz küçükken başlayan bir hayranlık, devamında gelişen istek ve tutkunun bir aşka evrilip ömür boyu süren sadakatiyle son bulması anlayacağım bir durum değildi.
Psikoloji ve gelişimiyle epey haşır neşir olan Zweig, bu kitabında da karakter analizi ve bir kişinin aşkı yalnız başına nasıl yaşayabileceğini, hep çift kişilik sandığımız ilişkilerin taraflar olmadan tek başına da var olabileceğini gösteriyor. Kitabın sonunda mektubu yazan karakterin bir yönüyle Marie Antoinette’e benzediğinden bahsediliyor, bu benzerliğin ancak kişiliklerin psikolojik açıdan iyi bir analizle mümkün olabileceği aşikar.
Sana, beni hiç tanımamış olan sana…
Birine duyduğumuz hisler karşıdakinin haberi olmadığı sürece yalnız bizi bağlar yalnız bizim içimizde bizim varlığımız suretince var olurlar. Onları açık etmek, paylaşmak çoğu zaman tercihe kalır eğer karşıdan fark edilip de ifşalanmazsa. Bu da dönemimiz tabirince ‘Platonik’ olarak adledilir. Tek taraflı başlayan hisler karşılık bulma hayaliyle büyür büyür ve kapsama alanı bedenin tamamını aşar, öyle aşar ki her harekette hislerin anlaşılacağı korkusu eskisinden çok dürter insanı. Bu noktada duygular tek taraflı sayılmaktan çıkar ve kişi dışardan bakınca fark edilecek sandığı hislerin sevgili tarafından çoktan fark edildiği ve bilincinde olduğu yanılgısı geliştirir kendince.
Ta ki acı gerçekle, hiç
XVIII. yüzyıl Fransasında ölü varsayılıp ölüme terk edilen, kokmayan ancak bugüne dek görülen en hassas ve en zeki buruna sahip olan, kimsesiz bir çocuk olarak dünyaya geldi Jean-Baptiste Grenouille. Annesinin tutuklanmasıyla önce süt annelerin yanına gönderilir, süt anneler onun kokmadığı gerekçesiyle kiliseye teslim ederler, oradan dönemin yetimhanesi sayılacak bir bakım evine verilir. Sevgiden, insanlıktan, şefkatten yoksun büyüyen Grenouillle yalnız ve sadece burnuyla keşfettiği dünyasıyla baş başa büyür.
Bir gün çırak olarak tabakhaneye verilmesiyle yeni hayatının ilk dönemi başlamış olur. Şehri gezerek daha önce keşfetmediği kokuları belleğine almaya, tüm Paris'i kokularla yarattığı evrenine hapsetmeye başlar. Ta ki o yalnız burnuna gelen hoş rayihasına değil kokunun kendisine sahip olmak isteğini onda derin bir tutku ve hedefe dönüştüren kokuyu duyana dek…
Hoş kokuları derleme ve bunları parfüm yapma girişimi de bundan sonra başlar. Parfümcülük zanaatini öğrendiği, servetine servet kattığı ustasının yanından kalfalık belgesini de alarak yola düşer. Yolda geçirdiği vakitte henüz bebekken süt annelerin fark ettiği kokusuzluğunun farkına varır. Bu şokla epeydir uzak durduğu insanlar ve şehre kaçarcasına geri döner. Orada çeşitli kokuların birleşimiyle elde ettiği insan kokusunun onu insanlar arasında yıllardır olmak istediği noktaya getirebileceği fikriyle dehşet verici bir hazza kapılır; artık insanlar tarafından kabul görecek ve sevilecektir. Bunun üstüne hemen bir parfümcünün yanında işe başlayıp planınıı hayata geçirecek; onu sevilen bir insan, belki de tapılan bir tanrı, haline getirecek o formül için işe koyulur.
Granuoille'in bu hedefi yalnız kokulara olan tutkusundan değil, bir duyuyla tüm dünyayı öğrendiği o formülü, parfümü, insanların kokuya verdiği
Her gün yeni baştan yaşamak mümkün olacak mı dersin? Bir gün öncesine korkak bir bezirgânlıkla sarılmadan yaşayabilecek miyiz? Yoksa, yarından korktuğumuz için, düne köle gibi bağlanacak mıyız? Yaşarsak göreceğiz Olric. Yaşamaktan korkmazsak göreceğiz. Ve bu dünyaya göstereceğiz. Onlar göremese de göstereceğiz. Gösterdiğimizi bileceğiz.