Bir süredir, hem her sayfasında kendimi yazarın muhteşem dünyasında bulduğum için büyük bir iştahla okuduğum ve her şeyi bırakıp sadece okumaya devam etmek istediğim hem de bitmesinden korktuğum için ara vererek ilerlemeye çalıştığım, bu ikilemi böylesine yaşadığım bir kitap olmamıştı. Ama Papirüs, muazzam bir bilgi birikiminin, her okurun kendinden bir parça bulacağı ve fakat aynı zamanda hayranlık duyacağı şiddette bir tutkunun ve inanılmaz bir hikâyeleştirme kabiliyetinin buluştuğu büyüleyici bir metin sahiden.
En başından başlayarak kitapların tarihi serüvenini anlatıyor Irene Vallejo. Önce Antik Yunan dönemine gidiyoruz ve adım adım Büyük İskender’in İskenderiye’sini kuruyoruz. Böyle diyorum çünkü Vallejo, tarih anlatmıyor da sanki okuru elinden tutup o dünyaya alıp götürüyor; tarihi, ilmek ilmek ördüğü kurgu bir hikâye gibi aktarıyor. Yazının, ilk alfabenin, papirüsün, parşömenin bulunmasını, İskenderiye kütüphanesinin önce kurulup sonra yok olmasını, Aristo, Platon gibi zamanın önemli düşünür ve yazarlarını, kısacası sanatın ve kültürün gelişimini okuyoruz. Ardından Antik Roma’ya geçiyoruz ve güç dengelerinin değişmesiyle beraber kitabın serüveninin nasıl şekillendiğiyle devam ediyoruz. Okuma yazma öğretimi, kolektif eğitim, el yazmalarının çoğaltılması, papirüs tomarlarının bugünkü kitap formuna gelme yolculuğu, kitap ticareti ve kitapçılar, edebiyatta kadın karakterler ve kadın yazarlar başta olmak üzere a’dan z’ye kitabın gerek fiziksel gerek içerik olarak değişiminin tarihini okuyoruz. Kitap kıyımlarını, bugünkü teknolojik gelişmelerin geldiği noktayı ve bunun olası sonuçlarıyla sansürü de es geçmiyor Vallejo. Özellikle edebiyatta politik doğruculukla ilgili fikirlerini çok beğendim.
Deneme diye geçiyor türü ancak bence pek çok türün sınırlarında gezen