Üç kitaplık serinin ilk kitabı olan Vampir İmparatorluğu; ilmek ilmek işlenen yoğun ve derin epik evreni, ustalıkla kurgulanmış etkileyici karakterleri, iki farklı zaman dilimini paralel biçimde yansıtan anlatımı, etkileyici görselleri ve yaşanan olayların karakterler üzerindeki izlerini başarıyla ortaya koyan gelişim çizgisiyle beni fazlasıyla etkileyen, iz bırakan bir okuma oldu. Olayları, içsel çatışmaları ve hikâyenin geçtiği mekânları zihinde son derece canlı imgelerle yansıtan anlatımı, anı unutturan işleyişi ile bu karanlık evrenı yaşatıyor.
Ana karakter Gabriel De Leon, Solukkanlar olarak bilinen Gümüşazizler'in oluşturduğu Ordo Argent’in bir üyesidir. On altı yaşından itibaren bozukkanlar, yüksekkanlar ve Kadimler olarak farklı kollara ayrılan vampirler ile diğer kötücül varlıklarla savaşmak üzere yetiştirilen Gümüşazizler; San Michon Manastırı’nda, Tek Tanrı inancına kendilerini adamış Gümüş Rahibelerle birlikte Elidaen İmparatorluğuna hizmet etmektedir.
Yirmi yedi yıldır süregelen vampir egemenliği, ilk olarak güneşin solmasıyla kendini gösteren ve Gün Ölümü olarak adlandırılan olayla anlaşılmıştır. Bu karanlık dönemde imparatorluk toprakları, insanların zihinlerine kolaylıkla sızabilen Kadim vampir Fabien Voss, nam-ı diğer Ebedi Kral’ın azimli ilerleyişi karşısında çaresiz kalmıştır.
Hikâye, Gabriel De Leon’un vampirlerin Chastain Kan Soyunun İmparatoriçesi tarafından yakalanması ve Chastain soyundan bir yüksekkan olan Jean François’e hikâyesini anlatmaya zorlanmasıyla başlar. Son Gümüşaziz olan Gabriel, on altı yaşında Ordo Argent’e katılışını ve otuz iki yaşında Gün Ölümü’nü sona erdirebileceği söylenen Kutsal Kâse’nin peşine düşüşünü bölüm bölüm aktarır, bireyi adım adım etkisi altına alan karanlık ve sarsıcı bir anlatı sunar.
Bir baştan bir